Serbest Forum

Türkçe Forum => Tartışmalar, yorumlar => Topic started by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:35:30 pm



Title: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:35:30 pm
ÜLKÜ NEDİR?

Türk milletinin diğer milletler karşısında zelil olmasını kabullenmemek şuuruyla hareket etmeyi gerektiren “ülkücülük”, Türk’ü dünya üzerinde layık olduğu yere yükseltme davasına verilen addır.

Ülkü içtimai bir fikir ve kuvvettir. Ülkü: Cemiyetin maddi manevi varlığını daha kamil bir şekle getirmek için edinilen kanaattir. Ülkü yalnız cemiyetin tekamülünü bağlayan zincirleri koparmaz, yalnız tarihin intikamını almaz, tarihin hakkını, şerefini kurtarmaz, onu en yüksek en uzak gayesine de ulaştırır.

Ülkücülük geri kalmışlık zincirini kırma gayesi güdüp Türk Milleti’ni çağın en güçlü en zengin milletleri arasına sokmayı ve başta kendi milleti olmak üzere bütün dünya milletlerini şerefli güvenli bir hayata ulaştırma gayesini hedef alır.

Ülkücülük kozmopolit değil, milliyetçi karakterlidir. Zulmü değil, adaleti; inkarı değil, teslimiyeti; isyanı değil, itaati; cehaleti değil, ilmi; korkuyu nefreti değil, sevgiyi;savaşı değil, barışı;kavgayı değil hoşgörü sağlamayı arzular. Ülkücülükte hak güçlünün değil, haklınındır. Ülkücülük günlük hesaplar yapmak yerine çağları kucaklayan bir aksiyonun adıdır.

Ülkücü: Almaktan çok verir.
 Herkeste güven hissi uyandırır.
 Akrabalarını milletini sever ve onların hakkını korur.
 Ümitsizliğe düşmez.

“Hayatını davasını adamış insanlar ne güzeldir… Hele bu dava ardında medeniyetler, kültürler, imparatorluklar, şanlar ve şereflerle dolu Türk’ün, Türkçülüğün, Türk milliyetçiliğinin davası olursa. ”
 Hüseyin Nihal Atsız


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:36:29 pm
TÜRK ÜLKÜSÜ



Savaşmak yaşamak için lazımdır. Günümüzde dahi ister soğuk savaş ister aktif savaş niteliğinde olsun, toplumların var olma kavgası devam etmektedir. Türlü siyasi anlaşmazlıklar;masa başında devlet adamlarının çözüme ulaşıp, muvaffak olamamaları neticesinde askeri arenaya taşınıp çözümlenmeye çalışılmaktadır.

Atsız’ın da dediği gibi: “Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet, dünyayı bir çarpışma nizamı içinde yaratmış, yaratılanlar çarpışma düzeni içinde yaşayıp bugüne erişmişlerdir. ”

Bunun neden ve niçin böyle olduğu hakkındaki sorgulayıcı düşünceler bir yana bırakılırsa ve hakikat olduğu gibi kabul edilirse, çarpışmaya hazır bulunmanın en hayati prensip olduğu sonucuna kendiliğinden varılır. Ki her devlet askeri bir güce sahip olarak var olmakta ve gerek duyduğunda bu gücü kullanmaktadır.

Atsız’ın görüşlerinden hareketle; O’nun savaş taraftarı olduğu fikrini ortaya atmak yanlış olur. Atsız’ın savaş ve askerlik üzerine düşünceleri daha 1922’de Askeri Tıbbiye’ye geçmesiyle şekillenmiştir. Fakat hiçbir zaman savaş ve yıkım aleyhtarı olmamıştır. O’na göre

“Menfaatlerin çatıştığı davaları bitirmek için savaştan başka çare bulunamamıştır. Milletleri savaşa hazır bulunduran iki vasıta vardır: Biri maddidir, buna “teknik” diyoruz. Biri ruhidir, “ülkü” adını veriyoruz. Uzun tarih göstermiştir ki eşit maddi kuvvetler arasındaki çarpışmayı ruhi yönden üstün olan kazanır. Ruhi kuvvet teknik kuvveti yaratabilir. Ruhi kuvvetten yoksunluk ise maddi güç ne kadar büyük olursa olsun, bozgun demektir. ”

Bu fikirleri de Nihal Atsız’ın ruhi kuvveti yani ülküyü büyük bir silah ve savaş kazanma aracı olarak gördüğünün kanıtıdır. Yani asıl savaşın amacı ve aracı alelade bir savaş tanımından daha uludur.

Ruhi kuvvet ne demektir? Biraz daha yakından bakalım…
“Ruhi kuvvet; milli üstünlük inancı, büyümek isteği yani milli ülküdür. Milli ülküler toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Türk yaratıcı kuvveti yani Türk ülküsü; yüzyıllardan beri prensip haline gelmiş, uğrunda çarpışılmış, birkaç defa gerçekleşmiş bir düşüncedir. Ona hayal diyenler hayal içinde rehavete dalmış olanlardır. Dedikleri gibi hayal olsa şimdiye kadar hiç gerçekleşir miydi?”

Atsız, Türk ülküsünü biraz daha somutlaştırmak yoluna gitmiş ve “insanların ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabildiklerini” söylemiştir.
“Milli bir ülkü olmadıktan, yalnız yiyip içmeyi ve rahat etmeyi düşündükten sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar. Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetliyle savaşı göze alan yaratık ancak ülkücü insandır. ”

Günümüzde milletçe yaşadığımız tehlikeli dalgınlığa işaret eden Atsız, daha önceleri de böyle bir dalgınlığa düştüğümüze fakat sonradan sıçrayıp şahlandığımıza dikkat çeker. Ayrıca yabancıya hayranlık gibi sinsi bir tehlikeden bahseder ve der ki: “Tehlikeler nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun tek çare ve ilacı vardır ki o da: Türk ülküsüdür. ”
Bu ilaç Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamızı sağladı ve damarlarımızda hala mevcudiyetini korumaktadır. Ta ki biz yeniden ona ihtiyaç duyana kadar bünyemizde var olmaya devam edecektir.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:37:12 pm
KIZILELMA

H. Nihal Atsız’ın Kızılelma 1. sayı, 31 Ekim 1947 tarihli yazısındaki görüşlerine geçmeden önce, Kızılelma’yı bize tanıtan kişi Ziya Gökalp ve “Kızılelma”sından bahsedelim.

İlk defa 1913 yılında Türk Yurdu dergisinde yayınlanan “Kızılelma” , Ziya Gökalp’in en güzel şiirlerinden biridir.

 Kızılelma harita üzerinde bir yer midir? Yoksa bir mefkûre midir?
Z. Gökalp ‘ in hikâyesinde İsviçre’de Lozan’ın yanında kurulan bir “Türk Beldesi”dir. Bu belde yüksek bir ilim sitesidir. Burada her bilim dalının bir okulu bulunur. Türklük âlemini uyandıracak bu ilim şehrine Kızılelma adı verilir.
Gökalp, Türk ırkının içinde bulunduğu hazin durumu ve nasıl kurtulacağını Kızılelma’da ortaya koymuştur.

 Türk ırkı Kızılelma diye yüzyıllar boyunca ülkeden ülkeye koşmuş fakat aradığını bulamamış, tersine kendisini başkaları için yok etmiş, kendi benliğine yabancılaşmıştır. Bunun sebebi Türklüğün özlediğini kendi içinde değil, dışarıda aramasıdır. Gökalp ileri sürdüğü kültür milliyetçiliğinin ancak ilim ve terbiye yolu ile gerçekleştirilebileceğine inanmıştır. Gökalp’in kurduğu ilim sitesindeki fakülteler daha ziyade sosyal ve ekonomik kalkınmayı esas alırlar. Aslında Kızılelma dene bir yer yoktur. Kızılelma bir ülküdür.

 Hüseyin N. Atsız, Gökalp’in görüşlerine hiç değinmez. O’na göre:

“Türkler kendi ülkülerine niçin Kızılelma demişlerdir, bunun sebebi bilinmemektedir. Yalnız bu isimdeki safiyet ve rüstailik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. ”

Atsız bu adın önce halk arasında doğduğunu, sonradan aydınlar tarafından benimsendiğini söyler. Kızılelma ülküsüne çok önem vermektedir. Şöyle ki:
“Kızılelma ülküsü Osmanlıların parlak zamanlarında iyice belirip şekillenmiş ve merhale merhale Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, 11. yüzyılda Anadolu’ya gelen en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik Hıristiyanlaşmış döküntülerinin yardımıyla da olsa, bu cihanşümul devleti kurup dört kıta (dördüncüsü Okyanusya’dır) üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı.

Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplarla Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmalarıyla dünyaya örnek olmuşlardır. Biz ise bir yandan “bir Tük dünyaya bedelidir” vecizesine inanmış görünürken bir yandan da kendimizi baltalayıp inkâr ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülküyle delilik diye alay ettik. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak büyüklükten değil yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. Tarihi vazifesini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz. ” Derken düşüncelerini mantıklı bir temele oturtmakta ve oldukça realist davranmaktadır.

Ziya Gökalp‘te tanıdığımız Kızılelma aklımıza her ne kadar hayal olarak kazınsa da Atsız, Kızılelma’yı biraz daha siyasi bir sosa batırarak bize sunmaktadır. Ama sadece bu ülküyü tatmakla kalmayıp hazmetmemizi de istemektedir. Der ki: “Kızılelma, Türk milletinin manevi gıdasıdır. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı hatta zehirli şeyleri yerlerse, Türk milleti de “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için “Marksizm” ve “Kozmopolitizm” gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor. ”

 Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler Türk milletini daha çok aldatamayacaklar, Kızılelma’nın yolunu kapatamayacaklardır. Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:

Demez taş kaya
Yürürüz yaya.
Türk’üz, gideriz
Kızılelma’ya…


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:38:08 pm
ÜLKÜLER TAARRUZİDİR

Atsız’ a göre: milli ülkülerde azdan çoğa doğru üç dönem vardır: İstiklal, birlik, fütuhat.
Milli ülkünün ilk dönemi istiklal kazanmaktır. Müstakil olmayanlar istiklallerini kazanmak, kazanmış olanlar da bunu muhafaza edip sağlamlaştırmak düşüncesi ardında koşarlar.

Milli ülkünün ikinci merhalesi birliktir. Yani bir milletin bütün fertlerinin tek bayrak altında, tek devlet haline gelmesidir. İstiklalini kazanmış olan her milletin ilk işi yabancı hâkimiyeti altında kalmış olan uruktaşlarını kurtarmak yollarını aramaktır. Yahut bir millet birkaç ayrı devlet halinde siyaseten müstakilse bunların birleşmesi için siyasi ve askeri faaliyette bulunmaktır.

Atsız’ın bu görüşü bir Türkler için gerçekleşmesi pek mümkün olan bir hadise gibi görünmemektedir çünkü dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Türk milletini tek devlet altında toplamak bir ülküden öteye gidemeyecektir. Her şeyden evvel çok güçlü bir devlet haline gelip, dış siyaset arenasında söz sahibi olacağımız gün bu tasarı tekrar düşünülebilir. Kaldı ki imkansız bir istek de değildir.

Atsız için; milli ülkünün üçüncü merhalesi de fütuhattır. Çünkü milli birliğini tamamlayamamış olan milletler kendi soylarını yeryüzüne yayıp hakim kılmak için istila ve fütuhat yapmak mecburiyetindedir. Hatta bir millet bazen kendi milli birliğini tamamlamadan önce de fütuhata başlayabilir. Mesela Osmanlılar Türkiye’deki Türk birliğini tamamlamadan önce Avrupa’da geniş fütuhat yapmışlardı. İtalyanlar ve Almanlar da milli birlik işi bitmeden önce sömürge fetihlerine kalkışmışlardı. Fakat öyle tek tük istisnalar kaideyi bozmaz. Görülüyor ki ülküler taarruzidir. Müstakil olmayan millet istiklalini kazanmak için kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani taarruzi bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamış olan millet bu birliği elde etmek için uruktaşlarını esaret altında tutan millet veya milletlerle çarpışacak, onlardan toprak alacaktır. Milli birliğini kurmuş olanlar ise fütuhat yapmak için başkalarını yeneceklerdir. Demek ki milli ülkülerin her üç dönemi de taarruzidir.

Bu noktada Atsız’ın var olan topraklarla yetinmemek ve daha geniş bir coğrafyaya yayılmak gerektiği fikri ortaya çıkar. Mevcut sınırları muhafaza etmek düşüncesi O’na göre hiçbir zaman bir ülkü olamaz. Hatta: “Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barış ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır” der. “Büyümek istemeyen millet küçülmeye mahkumdur. Saldırmayan millete saldırılır. ”


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:39:04 pm
TÜRKÇÜLÜK

 Ülkücülük kavramıyla Türkçülük kavramı birbirini o denli tamamlar ki; bu iki kavramı birbirinden ayırt etmek neredeyse imkânsızdır. Öyle ki:
 
 “Türkçülük, büyük Türk elinde Türk uruğunun kayıtsız şartsız hâkimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Denebilir ki; bu ülkü olmadan Türklük dünya üzerinde asıl hak ettiği yeri alamayacaktır. ”

Türkçülük kavramına kısaca değinelim.

Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek yerine göre mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre kelime yerine de kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Cengiz Mete’ye göre ; “Zaten başka milletlerin Türk’ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere işarettir. Türk’ü gerçek olarak, Türk’ten başkası sevmez. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi bile silik ve sönük kalmaya mahkûmdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek hatta yok olmaktır.

 “Ülküler gerçekle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler ölebildikleri kadar yaşama hakkına sahiptirler. ”

 Türkçülük dört kaynaktan geliyor:

1-Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun şuur altında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik,

2-Tanzimat’tan sonra Avrupa’daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi,

3-Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyla doğan tepki,

4-Türkler’ in 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.


Bu dört kaynaktan gelen düşünceler birbiriyle kaynaşıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıştır. Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir.

Buna göre bir değerlendirme yapacak ve öngörü sağlayacak olursak: bir millet yükselme iradesini taşımazsa, kendine güveni olmazsa, başkalarını taklitten başka bir şey yapmazsa, geçmişi ile övünmezse, başkalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze almazsa, savaştan korkarsa, o millet içinden çürümüş demektir.
“YÜZDEYÜZ TÜRK OLDUĞUN GÜN CİHAN SENİNDİR” –H. Nihal ATSIZ


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:39:37 pm
DIŞARDAN GELMEMİŞ OLAN TEK DÜŞÜNCE

Atsız’ın Türkçülük kelimesi ve Türkçülük kavramına ilişkin görüşleri bu bölümde de devam eder.

“Türkçülük düşüncesi veya fikrine düşman olanlar öncelikle Türkçülük kelimesine itiraz ederler. İtirazcılar şöyle der: “Türkçülük de ne demek oluyor? Bunlar Türk mü satıyorlar? Sütçü süt satan demek olduğu gibi bunun manası da Türk satan demektir” Böyle saçma bir düşünce olur mu? Çünkü isimlerin sonuna gelen “cı, ci, cu, cü, çi, çü” eki yalnız o nesnenin satıcılığını göstermez, sevgi, taraftarlık, mensupluk da belirtir. Bunun gibi “Türkçü” kelimesi de “Türk’ü seven “, “Türk’e taraftar olan” manasına gelir.

Diğer bir itiraz da Türkçülüğün memleketteki başka unsurları gücendireceği fikridir. Bunun da hiçbir tutar yeri olmadığı ortadadır. Dünyanın hiçbir yerinde %10 ‘u gücenecek diye %90’ın kendi fikirlerini ve menfaatlerini açıkça ileri sürmekten alıkonmak istenmesi görülmüş değildir. Azınlıklar o memlekette ancak asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek şartıyla adalet dairesinde yaşamak hakkına maliktirler ve hiçbir suretle kendi hususi ve milli şartlarını, menfaatlerini ileri süremezler.

Üçüncü ve makul gibi görünen bir itiraz da: Türkçülüğün bütün dünya Türklerini ülkü edinmesi bakımından hayali ve boş hatta maceracı ve tehlikeli olması düşüncesidir. Türkçülüğün istekleri mazide birkaç kere hakikat olduğu için “hayal olmamak” gibi bir dayanağı var demektir. Türkçülük şimdiye kadar iş başına geçmiş değildir ki maceracı olduğu denenmiş olsun. Sınır dışı ırkdaşlarını düşünmek, onların bizimle birleşmesini veya hiç olmazsa bağımsız olmasını istemek ise hiçbir zaman maceracılık değildir. ”

Atsız’ın da belirttiği üzere; bugün Türkiye’deki fikir cereyanları arasında yerli ve milli olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya zararlı olsun, ötekilerin hepsi dışarıdan gelmiştir. Komünizm Rusya’dan, Masonluk Balkanlar yolu ile, Demokrasi de İngiltere ve Fransa’dan…


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:40:13 pm
TÜRKÇÜ KİMDİR?

Türkçülük kavramından sonra “Türkçü” nün kim olduğunu Atsız şöyle açıklar:
“Türkçü, Türk ırkının üstünlüğüne inanmış olan kimsedir. Türkçü, milli menfaatleri şahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve maziye saygı gösteren, vazife ahlakı yüksek olan, haksızla savaşta pervasız bir insandır. Mütevazı olmaya mecburdur çünkü kendini ileri sürmek yaptığının karşılığını beklemek veya takdir olunmak içindir. Hâlbuki takdir beklemek bir hodbinliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken bunu beğenilmek için değil, vazife bildiği için yapar ve yağacağı en büyük hizmetin bile, adı sanı bilinmeden ölüp mezarsız yatan şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir. ”

Atsız’a göre, Türkçü insan olarak üstün meziyetler sahibi olmanın yanında; insani melekeleri tam ve yerindedir. Ve bunu kendine saklamaz, diğer insanlara da aktarır.

“ Türkçüler dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma olmayan yerde için için bir kemirilme vardır. Türkçü ülküdaşlarıyla olacak bir geçimsizliğin ülküye darbe olduğunu bilir. ”

 Türk’ü Türk’ten başka kimsenin anlamayacağını her fırsatta dile getiren Atsız;

“Türkçü hiç şüphesiz Türk’ten olur” der. “Fakat her Türkçüyüm diyen Türk, Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır” görüşünü bildirir.

“Türkçülüğün en büyük vazifesi Türklüğe hizmettir. Bunun da baş şartlarından biri çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini aşılamaktır. O yorulmadan ve bıkmadan Türk ırkının üstünlüğünü anlatacak, yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barışmaz düşmanımızın kim olduğunu telkin edecektir. ”


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:40:44 pm
TÜRKÇÜLÜK DEĞİŞMEZ BİR FİKİRDİR

Türkçülüğün geçmişte kalan idealist fikirlerin tekrarlanmasından oluştuğu fikrine karşı çıkan Atsız;

“Türkçülük bir moda olmadığı için değişmeyecek, bir ilim olmadığı için sabit kalacak, bir eğlence olmadığı için kendini beğendirmeye uğraşmayacaktır. ”

“Türkçülük için önümüzde gittikçe genişleyecek bir çalışma ve başarma devri açılmaktadır. Türkçülüğün şiarı soğukkanlı, ağırbaşlı ve mütevazı olmak bulunduğundan en küçük başlangıçlardan hareket ederek ağır ve emin adımlarla büyük başarılara doğru ilerleyeceğiz. Yürüyüşümüz azimli, hesaplı ve disiplinli olacaktır. Her işte hep beraber olacağız ve ülküye doğru hep beraber gideceğiz “deyip, “Ülkü yolunda yürüyüşümüzün ağırlaştığı günler ve hızlandığı günler olacak, fakat Türkçülüğün aslında ve son hedeflerinde hiçbir zaman değişme olmayacaktır” tezinin ne kadar sağlam olduğuna zerre kadar şüphe duymamaktadır.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:41:12 pm
TÜRK BİRLİĞİ

Biz Türkler ırk olarak çok geniş bir coğrafyaya yayılmış durumda asırlardır varlığımızı sürdürüyoruz. Kutuplardan ekvatora kadar herhangi bir ülkede bir Türk’e rastladığımızda artık şaşırmıyoruz.

İstatistiksel bilgi olarak dünya üzerindeki ortalama sayımızı doğru olarak bilmiyoruz. Atsız, bu sayının kasti olarak azaltılıp- çoğaltıldığını söyler:
 
“Düşmanlar kasti olarak bu sayıyı azaltmaya çalıştıkları gibi dostlar da körü körüne çoğaltmaktadır. Türklerin eskiden beri kalabalık bir millet olduğu hakkındaki düşünceler, tarihi incelemelerin ilerlemesinden sonra çürümüştür. Türkleri pek kalabalık gösteren şey, onların büyük siyasi rol oynamaları ve cevvaliyetleridir. Hakikatte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiçbir zaman yirminci yüzyılda oldukları kadar çok olmamışlardır. Yabancı milletlerin Türkleri az göstermek gayretlerini de hesaba katarsak, milletimizin 55-60 milyonluk bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz. ”

Günümüzde de Türk’lerin birleşmesi pek mümkün görünmemektedir. Bundan kastımız aynı sınırlar içine dünya üzerindeki bütün Türk’lerin toplanmasıdır. Atsız bunu kabul etmez ama imkânsız olarak da görmez:

“Türkler vaktiyle birkaç defa birleşmişler ve bahtiyar olmuşlardı. Yeniden birleşeceklerdir. Milli ülkümüzün ilk maddesini “Bütün Türkler birleşecektir” diye ifade edebiliriz.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:41:45 pm
TARİHİN BARIŞMAZ DÜŞMANLARI

Bu bölümde Hüseyin N. Atsız; Komünizm, emperyalizm gibi kavramlardan bahseder. Komünizm ülkemize fikir olarak girmiş ve kimi zümreler tarafından benimsenmiştir fakat bizim içimizden doğan ve bize ait olmayan her görüş gibi, bu dış kaynaklı görüşler de bizim için zararlıdır.

Atsız burada şu soruyu sorar: “Komünizm bugün yalnız Moskofçuluk demektir. Moskof ile dostluk yapılacağını sananlar maziye dikkatli bir göz atmalıdır. Bizim onlarla 1798 ve 1833’te yapılmış iki ittifakımız daha vardır. Bu ittifaklar ve ittifak anlaşmalarındaki “ebedi ve sarsılmaz dostluk” vaatleri daha sonraki kanlı boğuşmaları önleyebildi mi?”


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:42:17 pm
MİLLİ ŞUUR UYANIKLIĞI

 Milli şuurun ne anlam taşıdığı ile ilgili Atsız’ın görüşlerine değinelim:

“Milli şuur bir milletin, kendini duyması ve bilmesidir. Hem duyguya hem de düşünceye dayanan milli şuur, bir milletin manevi kuvvetlerinden en mühimidir. Bir millet ordusunu kaybedebilir. Bağımsızlığını da kaybedebilir. Fakat dilini sakladıkça o millet yaşıyor demektir. Dilini kaybeden bir millet ölmüş sayılır. Buna rağmen bir millet, dilini cebri sebeplerle kaybettiği halde milli şuuruna sahipse, o millet kendisine zorla kabul ettirilen yabancı dile rağmen hakiki hüviyetini bilir ve günün birinde bu milli şuur sayesinde öz dilini yabancı bir dil tahsil eder gibi öğrenerek hakiki benliğine döner. ”

“Milli şuurun uyanık olduğu yerlerde; öğretmenler iltimas yapmaz, öğrenciler milli heyecanla coşan bir yürek taşır, dil kıskançlıkla korunur. Dilin sarf ve nahvini bozmaya kalkıp bunun hakkında yazı yazan çılgınlar alkışlanmaz, bilakis tımarhaneye sokulur. Herkes kendi keyfince imla kabul etmez.

Milli şuur uyanık olunca başıbozuktan kurmay, vatan haininden profesör, hekimden lisaniyatçı, cahilden müverrih, yabancıdan nazır, Yahudi’den başvekil, serseriden idealist çıkmaz. Milli şuur bir ışıktır, yurdu aydınlatır ve gizli köşelere sinmiş olan bütün akrepleri açığa çıkararak karanlıkta iş görmelerine engel olur. İnsanda beyin ne ise, millette de milli şuur odur. Ciğeri, karaciğeri hatta bazen kalbi kurşunla delinen bir adamın yaşadığı vakidir.


Fakat beyninden kurşun yiyen bir insanın yaşamasına imkân yoktur. Bunun gibi bir millet de ordusuz ve istiklalsiz yaşayabilir. Hatta dilini kaybetse de ölmeyebilir. Yeter ki milli şuuru olsun.

Milli şuur bir milletin yaşama iradesi, hayat kaynağı ve en kuvvetli silahıdır. Yirminci yüzyılda milli şuuru olmayan milletler yıkılmaya mahkûmdur” diyerek bu kavramın sınırlarını çizer. Hatta der ki: “Yabancı kan taşıyanlar vatandaş olsa bile yabancı sayılır, onlara güvenilmez. Yabancılarla evlenilmez. Yabancı milletler ve şahıslar milli kadroya sokulmaz. ”


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:42:48 pm
TÜRK AHLAKI

Türklüğümüzle övünmenin yanı sıra bize övgü meziyetleri veren ve bizi diğer milletlerden üstün kılan ahlakımızın eşsiz olduğunu anlatan Atsız;
 “Disiplinli, doğru sözlü, açık sözlü, savaş ahlakı olan bir ırk “ olduğumuzdan bahseder.

“Türkler hem ahlaklı hem de iradeli bir millettir. Zaten bu ikisi de çok defa birlikte bulunur. Yaşayıp yükselmek, ahlakı ve iradesi sağlam olan milletlerin hakkıdır. Biz bu Türk ahlakına tam olarak malik bulunduğumuz zamanlarda yükseldik. Yükseldiğimiz zamanlar bu toprak, bu büyük ve milli davalar için kendilerini feda eden; yalan, riya, ikiyüzlülük bilmeyen, vicdanını satmayan insanlarla doluydu. Yabancıların ahlakını alarak bozulduğumuz zaman düşüp geriledik.

Ahlakın meydana gelmesinde en büyük sebep ırktır. Bir cemiyetin ahlakı ancak ırkının karışmasıyla değişebilir. Ahlak millet yapısının temelidir. O olmadan hiçbir şey olmaz. ”

Atsız, Türk’lerin üstün ahlakından bahsederken bunu sadece içinde bulunduğu yılların Türk cemaatiyle değil, eski Türklerden yola çıkarak değerlendirir. O halde Türklerin ahlak yapısı kuşaktan kuşağa aktarılmıştır ve evrenseldir diyebiliriz. Öyleyse; dünya durdukça Türk ahlak yapısı ara sıra tozlansa bile asla yok olmaz.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:43:15 pm
TÜRKÇÜLÜKTE AHLAK

Türk ahlakına dair görüşlerine yukarıda değindiğimiz H. N. Atsız, Türkçülüğün de ayrı bir ahlakı olduğuna yönelik şunları söyler:

“Türkçülüğün sert bir ahlakı vardır. Türkçü kendisini mühimsemez, mütevazıdir, suç yapmışsa veya yanılmışsa itiraf eder. Maziye ve eski değerlere bağlıdır. Kalbi yalnız milletine hizmet etmek duygusu ile vurur. Bencillik davasında değildir.
 Türkçülük, Türk ırkının ruhunda, kanında, beyninde yaşayan hayat prensiplerinin fikir haline gelmiş bir şeklidir. Bundan dolayı da “sıra” ve “saygı” esaslarını ihmal edemez. Türkçülerin daha eski Türkçülere saygı göstermesi bunun için şarttır. Sırayı saygıyı gözetmeden çığırtkanlık edenler, hele daha eskileri batırarak kendisini yükseltmek hayali ardında koşanlar Türkçü değil, Türk değil, alelade insan bile olamazlar. Türk ırkı eskiyi inkâr eden, kendisine hizmet etmiş eski insanları küçük gören bir ırk olmadığı için böyle yapanların Türklüğünden daima şüphe ederiz. Bunlar Türkçü değildir, Türk de değildir. Bu gibi insanların ne Türkçülük kadrosunda ne de İstanbul’un üç Türkçü dergisinde( yani Çınar Altı, Tanrı Dağ ve Bozkurt’ta) yeri yoktur.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:43:44 pm
GENÇLİK VE AHLAK

 Bu bölümde de Atsız’ın Türk gençliğinin ahlakına dair görüşlerinden bahsedeceğiz.
Atsız öncelikle eğitimin ve eğiticilerin öneminden söz açar:

“Gençler, bilhassa öğretmenlerini örnek almalıdırlar. Öğretmen gevşek veya ahlaksız oldu mu, gençte ilk tepkiler başlar ve bu tepkiler her şeyi inkara kadar gider. Öğretmen ahlak bakımından mükemmel bir insan olmalıdır. Yani seçkin bir zümreden olmalıdır. Hâlbuki bizde herkes öğretmen olmuştur. Ne ilkokul öğretmenleri için ne de ortaokul ve lise öğretmenleri için bir karakter seçimi yapılmamıştır” demiş fakat sadece bunu yeterli bulmamıştır:

“Gençlik ahlaki bir çevre içinde yaşamalıdır. ”

“Okulda, hayatta, sinemada, kitapta, plajda, sokakta, vapurda, tramvayda daima ahlakın hakim olduğunu görmelidir. Türk gençleri millete kötülük edenlerin tepelendiğini, büyüklere heykel dikildiğini görmelidir” sözleriyle günümüzde de geçerliliğini koruyan fikirlerini beyan eder.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:44:27 pm
OSMANLI PADİŞAHLARI

Bu bölümde Atsız’ın tarihimize ve tarihimizi şekillendiren kişilere verdiği önemden bahsedeceğiz.

Milli şuurumuzun açık kalması Türk tarihini, Türk kültürü, Türklük sevgisinin gönüllerimizde yer etmesi için tarihimizi iyice bilmemizin şart olduğu yönünde Atsız şöyle görüş bildirmiştir:

“Çocuklar kendi edebiyatlarını, tarihlerini okurken düşünürler, mukayese yaparlar, sevinirler, kızarlar, beğenirler ve tenkit ederler. Fakat sonunda bütün zaferleri ve bozgunlukları ile iyi ve kara günleri ile Türk tarihi, Türk kültürü, Türklük sevgisi gönüllerinde yer eder. Hatta bazen bütün o okuduğu cilt cilt kitaplardan akıllarında hiçbir şey kalmaz da yalnız gönlünde bir milli sevgi ve inanç kalır ki bizim de istediğimiz ve beklediğimiz zaten budur. ”


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:45:07 pm
Osmanlı padişahları hakkında bilgi sahibi olmamız gerektiğini de anlatır ve tarihte yaptıkları işlere, kişiliklerine kısaca değinir:

“Osman Gazi: 1284’te 70 kişiyle İnegöl zaptına giderken Rumlar’ın pususuna uğradı, fakat bozulmadı. Bütün hayatında adaleti ve iyi tedbiriyle Anadolu tımarlılarını çevresine topladı. Düşmanlarından pek çok ganimet aldı fakat öldüğü zaman hiçbir şeyi çıkmadı.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:46:52 pm
Orhan Gazi: Daha babasının son yıllarında bilfiil devletin başına geçmişti.

Gazi Murat: Anadolu Türk birliği için bir adım daha atarak Ankara’yı kendi ülkesine ekledi.


Yıldırım Bayazıd: Ortaçağ’ın bu büyük adamı, Kosova’nın kazanılmasındaki en büyük sebeplerden biriydi.

İkinci Murat: İstanbul’u kuşattı. Aksak Temür’le yapılan çarpışmadan sonra bozulmuş olan Anadolu Türk birliğini kısmen yeniden kurdu.

Fatih: Onun hakkında ben ne yazayım? O kendi kendisini tarihe yazmış zaten.

Yavuz: 1514’teki Çaldıran ve 1516’daki Merci Dabık meydan savaşlarını kazanan ve çelik gibi iradesiyle devleti bölünmek tehlikesinden kurtaran Yavuz, belki de Türkiye tarihinin Alp Aslan ‘la birlikte en büyük şahsiyetidir.

İkinci Selim: Hiçbir savaşa gitmedi. Şair ve ayyaştı. Anası Rus olduğu için bizde sevilmeyen bu hükümdarın büyük bir tarafı yoktu.

Üçüncü Murat: Devlet işlerine pek karışmazdı.

Üçüncü Mehmet:
Babası ve dedesi gibi rehavetli değildi. Kusuru anasını devlet ilerine karıştırmasıydı.

Birinci Ahmet: Şairdi. Çok dindar ve merhametliydi. 27 yaşında ölmüştür.

Birinci Mustafa: Hastaydı. Bir hastadan normal bir insandan beklenen şeyler istenemez.

Genç Osman: Eski Osmanlı padişahları gibi büyük yaratılışta bir kahramandı.

Dördüncü Murat: Yavuz’un küçük bir kopyasıdır. 14 yaşında padişah olmuştur.

Sultan İbrahim: Çok hamiyetli, yurtsever, sessiz bir insandı.



Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:48:27 pm
İkinci Mustafa: 32 yaşında padişah olmuştur. Atalarının meziyetlerine sahipti. Üç defa sefere çıkıp, ikisini kazanmıştır.

Üçüncü Ahmet: Sefere çıkmadı. Fakat onun zamanı edebi ve ilmi bir kalkınma çağıdır.
Birinci Mahmut: Doğru görüşlülüğü ile devletin şanını yükseltenlerdendir.

Üçüncü Osman: İhtiyarken padişahlığa çıkmış ve 3 yıl kalmıştır. Parlak bir şahsiyet değildi.

Üçüncü Mustafa: Frederik’in meziyetlerini anlamış ve onunla ittifaka çalışmış uyanık bir padişahtı.

Birinci Abdülhamit: 50 yaşında padişah olmuştu. Hayatı ve hareketleri hele ölümü gafil olmadığını gösteriyor.

Üçüncü Selim: O’na kimse gafil diyemez. Büyük ve çok merhametli bir padişahtı.

Dördüncü Mustafa: Bir yıl kadar sultanlık ettiği için bir ehemmiyeti yoktur.

Abdülmecit: Gafil ve biçare değildi. Birçok mektepler onun çağında açıldı.

Sultan Aziz: Zamanında devlet, Avrupa’nın büyük devletlerindendi.

Beşinci Murat: Sinirleri zayıftı. Tahtta pek az kaldı.

İkinci Abdülhamit: Şimdiye kadar boyuna söylendiği ve yazıldığı gibi kötü bir hükümdar değil, aksine büyük ve dahi bir imparatordu.


Beşinci Mehmet: Çok iyi kalpli, babacan, iyi huylu vatansever bir hükümdardı.

Altıncı Mehmet: Osmanlı padişahlarının en talihsizidir. Bu yüzden kendisine hain damgası vurulmuştur. Fakat hain değil bütün Osmanlı padişahları gibi vatanperverdir.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:49:01 pm
Kısaca özelliklerine değindiği padişahlardan sonra tarihimizi öğrenmemizin ne kadar önemli olduğundan bahseder : “ Şimdi istikrarlı bir zamandayız. Artık tarihimizi nasıl mütalaa edeceğimizi de öğrenmeli, bu işi yoluna koymalıyız. Milletimizin tarihinin nereden başladığını, devletimizin kurulduğu yılı, büyük bayram günlerini tespit etmeliyiz.
Mazinin değerlerine saygı… İşte milliyetçiliğin ve ahlakın baş şartlarından biri! Nekadar inkılâpçı olsak yine geçmişe bağlıyız. Çünkü: Kökü mazide olan atiyiz…


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:49:44 pm
IŞIK

“Korku ve şaşkınlık içinde yaşayan ilk insanın biricik dostu ışıktı. Çünkü onun sayesinde yiyeceğini bulabiliyor, onun yardımıyla düşmanlarından kurtuluyordu. ”

Peki, ışığın bizim için başka bir önemi de var mıydı? Işık öğesini destanlarımızda da görüyoruz. Atsız ’a göre:

“Türk destanlarındaki “kurt” ve Işık” , Tanrı’nın Türkleri yükseltmek için gönderdiği vasıtalardır. ”




Ve ekler:
“Bugün yine gökten inecek bir ışığa ihtiyacımız vardır. Artık destan çağı geçmiştir. Artık gökten mucizeli ışık inmez. Bugünün mucizeli ışığını gökten değil, kitap ve dergilerin satırlarından beklemek lazımdır…”

Bahsettiği ışık, ilmin fennin ve Türk ırkını ileriye götürecek gücün ışığıdır ki bu ışığa zaten sahibizdir, sadece ortaya çıkarılması lazımdır. Daha gerçekçi olarak, yarını planlayıp yarına yatırım yaparak bizim olan bu ışığın hiç sönmemesini sağlayabiliriz.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:50:29 pm
BÜYÜK ADAM

Büyük adam kime derler? Kahramanlara mı?

Veya Atsız‘ın dediği gibi: “Kahraman vatandaşlar ”a mı?

Atsız’ a göre, bir adama “büyük adam” demenin bazı şartları vardır ve onlar şunlardır:

1-   İyi niyet sahibi olmalıdır.

2-   Her devirde fazilet ve meziyet diye tanınan vasıfları olmalıdır.

3-   Hususi hayatında da yüksek ve temiz olan adamdır.

4-   Mevkii için milleti feda eden değil, bilakis gerektiği zaman millet uğrunda mevkiini hatta hayatını verebilen adamdır.

5-   Hakikatleri görebilen, acı hakikatlere cesaretle bakabilen, haksızlık bilmeyen adamdır.

6-   Sözü ile işi arasında tezat bulunmayan, riya ve hileden payı bulunmayan adamdır.

7-   Büyüklüğün şartlarından biri de zekadır.

8-   Adam seçmesini , her işin ehlini bulmasını bilen adam büyük adamdır.

9-   Büyük adam olmak için ailevi şartlar da vardır. Her aileden büyük adam yetişmez.

10-   Büyük adam şeref hususunda çok titizdir.

11-   Büyük adam sorumluluktan kaçmaz.


“Velhasıl büyük adam pek seyrek yetişir. Bir millet için büyük adam yetiştirmek ne kadar büyük bir bahtiyarlıksa, yetiştirmemek de o kadar büyük bir felakettir. Bundan daha büyük ve korkunç olan felaket ise alelade adamları büyük sanacak kadar gafilleşmektir. ”


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:51:03 pm
TARİH ŞUURU

Tarihi bilmenin önemine bir kez daha değinen Atsız ‘a göre; “Tarih şuuru, milletlerin hafızasıdır. ”

Geçmişinde olan biteni bilip farkında olan bir birey geleceğini de az çok tasavvur edebilir ve bu yönde hazırlıklı olabilir. Bir bakıma geleceğini şekillendirebilir…

“Tarih şuuru, milletlerin hareket hatlarını tayine yarayan bir milli savunma silahıdır. Hangi milletten düşmanlık gelmiştir? Hangi rejim faydalı veya tehlikelidir? Ne türlü şahıslar iyilik ve kötülük edebilir? Hangi hal ve şartlarda millet zarara girebilir?
İşte bütün bunların cevabını tarih şuuru verir” diyen Atsız, bu şuuru edindirme yolunda yine eğiticilere ve anne babalara büyük görev düştüğünü beliritir.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:51:38 pm
PROPAGANDA


Propaganda kelimesinin sözlük anlamı: “Bir fikri yaymak için yapılan iş”tir. Kendi düşüncesini başkalarına benimsetmek için de propaganda yapılabilir. Bu sebeple diyebiliriz ki: her türlü konuda propaganda yapılabilir.

Atsız: “Dünyadaki en masum fikirlerden tutun da en şeytani akidelere kadar bütün mezhep ve mesleklerin yayılması için propaganda şarttır. ”

Propaganda o kadar tesirlidir ki; bazen kötü ve zararlı olan fikirleri de doğru ve iyiymiş gibi gösterebilir. Atsız, gençleri böyle bir tehlikeden korumak gerektiğini belirtiyor. Hem anne babalara hem de öğretmenlere büyük görev düştüğünü söylüyor.
“Propagandanın bu kadar müessir olduğu anlaşıldıktan sonra gayrı meşru, kanunlara karşı, hatta milletin varlığına karşı bile neler yapılabileceği akla gelir. Propaganda bin bir türlü şekilde, bin bir türlü vasıta ile yapılabilir. Mesela Türkiye’de Komünizm ve Moskofluk lehinde propaganda mı yapılacak? İlk önce Rus romanları tercüme ettirilir. Ucuz fiyatla satışa çıkarılır. Bu romanların muharrirleri için methiyeler yazılıp göklere çıkarılır. Onların ölüm veya doğum yıllarında törenler, ayinler, jübileler yapılır. Yazıcılara karşı bir sevgi yaratıldıktan sonra da tabii, sıra yazıcının mensup olduğu millete gelir ve bu böylece gider…

Memleketimiz propagandaya değer vermesi bakımından olduğu kadar, menfi propagandaları sezip önlemek yönünden de öteki memleketlerden çok geridir. Bununla beraber propagandanın değerini anlamış ve zayıf da olsa propagandaya girişmiş bulunuyoruz. Fakat hayırlı maksatlarla yapılan propagandanın yanında, kötü niyet ve ham hayallerini olgunlaştırmak isteyenlerin propagandasına daha çok hız verildiği, hatta bu nevi propagandanın bugün bile hızını hala alamadığı, bazı acı hakikatlerle kendisini gösteriyor. Bilgisiz insanlar arasında daha çok başarı gösterdiği birçok örneklerle sabit olmuş olan kızıl propaganda bizim yurdumuzda kendisine bu son günlerde büsbütün başka bir saha ayırmış bulunuyor. ”

Ve ekliyor; “Bizim elimizden yalnız ikaz geliyor. Türk ana babaları, eğer milliyetçi iseler, eğer Türk kalmak ve çocuklarını da Türk yetiştirmek istiyorlarsa uyanık bulunmalıdırlar. . Hem de çok uyanık…”

Özellikle çocuklara anlatılan hikaye ve masallarda “içeriğin ne olduğuna “dikkat edilmesi gerektiğini, genç bünyelerin kafasına sokulmak istenen şeylerin onları zehirleyebileceğinin üzerinde durur. Çünkü çocuklar küçüklükten itibaren ne öğrenirlerse onunla yetişirler ve bu da ileride ciddi sorunlar oluşturabilir. Vatanına hıyanet edenler de; çocukluklarında beyinleri zehirli tesirlere açık kalmış olan işte bu çocuklardan çıkar.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:52:15 pm
UNUTMAYACAĞIZ

“Hayır! Rumeli’yi unutmayacağız… Hiçbir yeri unutmayacağız… Turgut Reis’in mezarı olan Trablus‘u, kahraman Türk kadınlarına ve kızlarına mezar olan Rodos’u unutmayacağız… Azerbaycan’ı, Kırım’ı, Türkistan’ı, Kafkasya’yı, Altay’ları Ural’ları, Edil‘leri de unutmayacağız…”diyen Atsız;

“Hakikatleri olduğu gibi görelim: Milli ülküler taarruzidir… Başka milletlerle dostluk yapacağız diye millet uyuşturulamaz. Dostluklar milletlerden ziyade Dışişleri Bakanları arasındadır. Bulgar Hariciye Nazırı bizim dostumuzdur. Fakat Bulgar Maarif Nazırı en büyük düşmanımızdır. Onun için Bulgar okullarında çocuklara Türk düşmanlığı aşılanır.

Biz askerlerimize bile barış türküleri söyletirken Bulgarlar Çarigrad marşını okuyor, Moskova radyosu Cumhurbaşkanına ve Türk hükümetine hakaret savuruyor hatta dostumuz Yunanlılar aleyhimizde propaganda kartpostalları neşrediyorlardı.

Milli ülküyü dış politikaya uydurmak gafleti bu milleti yıllarca ülküsüz bıraktı. Millet nereye gideceğini bilemedi. Ülküsüz bırakıldığı için de birçokları komünizmi ülkü diye benimsediler.

Fabrika kurmak, bataklık kurutmak, okul açmak… Bunlar bir millet için ülkü olamaz. Bunlar bir şahsın hava alması, su içmesi, yemek yemesi gibidir. Ülkü ise bir milletin muharrik düşüncesi, uğrunda kan dökeceği fikridir. Milletler için en büyük ülkü: “büyüklük düşüncesi”dir. Bunun da baş prensibi tarihi miraslara hak iddia etmektir. Rumeli’yi unutalım demek, küçülelim, küçüklüğü kabul edelim, uyuşuklaşalım, miskinleşelim demektir” diyerek döneminde yaşanan siyasi politik durumlara da değinir.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:52:54 pm
SAVAŞ ALEYHTARLIĞI

Savaş dendiğinde gözümüzün önüne yıkım, acı, üzüntü ve yoksulluk tabloları gelir. Dünya var olduğundan beri savaş kavramı var olmaya başlamış, devam etmiş ve devam da edecektir. İster psikolojik, ister biyolojik, ister soğuk ister sıcak savaş olsun; var olması için insanlığın varlığı yeterlidir.

Atsız, savaş kavramına farklı bir pencereden bakar:

“Savaş için mutlak olarak iyidir yahut kötüdür diye bir hüküm yürütülemez. Milletin kuvveti iyi hesaplanmadan, millet savaşa hazırlanmadan girişilen, mağlubiyetle biten savaşlar kötüdür. Fakat yabancıların elinde tutsak yaşayan urukdaşları kurtarmak, milleti daha zengin ve güçlü hale getirmek, bir ülküyü veya bir dini yaymak için girişilen savaşlar, zaferle biten savaşlar şüphesiz iyidir. Tarihte savaşsız büyümüş bir millet gösterilemez. Büyük devletler ve büyük medeniyetler daima savaşlardan sonra kurulur. ”

Buradaki görüşünden yola çıkarak diyebiliriz ki: büyümek için savaş olmalıdır. Kendi fikirlerimizi başka fikirlere uyduramadığımızda ortaya çıkan çok doğal bir sonuçtur savaş…

Ama savaş dürüst yapılmalıdır, gizli amaçlar gütmemeli, belden aşağı saldırmamalıdır.

“İlim kılığına bürünerek yapılan savaş aleyhtarlığını her gün görüyoruz. İştahlı milletlerin yanı başında yaşayan 18 milyon nüfuslu Türkiye, varlığını korumak için savaşa ruh ve beden bakımından daima hazır bulunmaya mecburdur. Pek kuvvetli ve yırtıcı olan aslan ve kaplan, kendilerinin dörtte biri kadar olan parsa saldıramaz çünkü pars dövüşkendir ve dövüşte müdafaa nedir bilmez, daima saldırır. ”Biz yalnız bize saldırılırsa harp ederiz” düşüncesi de yanlıştır. Çünkü bu düşünce Bir milleti pasif kalmaya mahkûm eder. Pasif yaşayanlar taarruz kabiliyetinden mahrumdur. Taarruz kabiliyeti ise müdafaa için dahi lazımdır. Çünkü en iyi müdafaa taarruzdur. ” Atsız böylelikle savaş aleyhtarlığının da sınırlarını çizer.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:53:37 pm
YABANCI BAYRAKLAR ALTINDA ÖLENLERE AĞIT

Kitabın bu bölümü ve sonrası Atsız için bir hitabet bölümü olmuştur. Bu bölümde dünyanın dört bir yanında Türk olarak, gönüllerinde Türk olmanın kıvancıyla ölenlere seslenir.

“Ey istemedikleri saflarda gönülsüz olarak çarpışıp kan döken uzaktaki kardeşler! Irkınızın kan ve şan türesine uyarak, en yaman kuvvetler karşısında sizin son fişek ve son ata kadar çarpıştığınızı gazetelerden okuduğum zaman kara bahtınızın korkunçluğu karşısında içim sızladı. Tarihin bu sert kasırgası içinde siz yabancı bayraklar altında, yabancı ülküler uğruna değil, bizimle aynı safta, ay-yıldızlı al bayrağın gölgesi altında büyük ülkü uğruna çarpışmalıydınız. ”

Türk olup da başka devletlerin vatandaşları olanlara seslenen Atsız, muhakkak ki her Türk’ün aynı bayrak altında toplanması ülküsünün gerçekleşmesini diliyordu.

“Ey yabancı bayraklar altında ölenler! Belirsiz mezarlarınıza kimse selam durmayacak. Belki hiçbir şair sizin için yanan bir yazı yazmayacak. Varsın sizi hiçbir dudak anmasın. İsterse size hiçbir mısra yanmasın. Ruhlarınız Tanrı Dağı’na varınca, efsanelere karışmış atamız Alp Er Tunga, başınıza kahramanlık tacını eliyle giydirecek”

“Ey son fişek ve son ata kadar vuruşan uzak kardeşler! Dünyada hiçbir kahramanlık boşuna değildir. Sizin yok yere akmış gibi görünen kanlarınızdan da yarın yeni şafaklar doğacaktır. Bu kan ırmakları dalgın yığınları uyaracak, dağınık obalarda birleşme duygusu dalgalanarak yüz binlerce kardeşi bir ülküye, Kızılelma’ya doğru koşturacaktır.
Son fişeğe ve son ata kadar!. . ”

“Sizin için yabancıların söylediği bu sözlerden güzel beğenme nişanesi olur mu? Tarihinizden, ırkınızdan, kanınızdan aldığınız hızla siz böyle yapmaya zaten mecburdunuz. Tanrı bizden yüz çevirip de ırkımızın kökü yeryüzünden kazınsa bile, kocamış tarih bizim için : “Bittiler, fakat dönmediler” diyecektir. Siz son fişek ve son ata kadar dövüşmekle, yok olmayacağınızın senedini yazıyorsunuz. ”

“Çanakkale’de kardeşleriniz çarpışırken gönülleriniz hangi duygu ile çarptı ve elleriniz Tanrıya nasıl kalktıysa, bugün de bizim gönüllerimiz sizin için aynı duygularla çarpıyor.
Dövüşün! Son fişeğe, son damla kana kadar savaşın! İstemediğiniz yabancı saflarda ölün! Zarar yok… Bu ayrılıklardan yarının büyük birliği doğacaktır… Birleşeceğiz ve Tanrı Dağının eteklerinde kımız içerek sizin ve bizim bir olan atalarımız için Tanrıya yakaracağız…”

Bu dizelerden de anlaşıldığı üzere Atsız için en eski Türklerden günümüze dek tüm Türkler ırkdaştır ve farklı coğrafyalara yayılmış olsalar dahi özleri ve geldikleri yer bellidir. Kızılelma’da olduğu gibi: “bir gün gelecek, dünya üzerindeki her Türk aynı sınırlar içinde aynı bayrağın altında mutlu ve muzaffer” yaşayacaktır. Burada özlenen: yeniden bir imparatorluk kurmak değil, Türk gücünü birleştirmektir. Çünkü insanlar zaten doğaları gereği bir arada yaşarlar ve aynı ırktan gelenler birbirlerinden fazla uzak duramazlar, elbet bir araya gelirler.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:54:30 pm
VEDA

 Genç Türkçülere seslenen Atsız: “Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında hepsinin kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir” der.

Çok eleştiri aldığı “ırkçılık” meselesi üzerine de bu bölümde açıklık getirir:

“Türkçülük bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.
Bunun değişmez iki ana unsuru vardır: Irkçılık, Turancılık.
Irkçılık ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkeli’ndeki azınlıkların kendi aralarında gizlice yürüttükleri ırk şuuruna karşı bir korunma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri Türkleşmemek için asırlardır gizli tedbirler alırken, hiçbir kültürü ve mazisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatler Soyadı Kanununun sarahatine rağmen, kendi soyadlarına kadar saklayıp ırkçılık yaparken, Yahudiler İsrail’in hakiki vatanları olduğunu türlü şekillerde ispat ederken Türkler de hiç şüphesiz devletin hakiki sahibi olarak bazı tedbirler almakta haklıdır. ”

“ Irkçılık aynı zamanda bir hıfzıssıhha meselesidir. Karışmak daima üstün tarafın aleyhine olduğundan üstün bir ırk olan Türk ırkı, aşağı ırklarla karıştığı zaman, ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı üstün vasıfları kaybolmakta, aşağı ırkın iptidai vasıflarından bazıları onun yerini tutmaktadır. Birer müspet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin ortaya koyduğu bu hakikatlerden siyasi düşüncelerle vazgeçemeyiz. İlim ve hakikat siyasetin oyuncağı olamaz” diyerek aslında ırkçılık yapmadığını, kendisinin savunduğu görüşleri zaten bilimin de onayladığını söyleyip, tezini sağlam temellere oturtmaya çalışmaktadır.

“Irkçılık en nihayet bir tarihi şuur meselesidir. En eski Türk devletlerinden başlayarak kısa ömürlü cumhuriyet devrinin sonuna kadar gördüğümüz binlerce örnek, devlette mühim mevkilere geçirilen yabancı kanlıların ihanetlerini göstermektedir.


Bütün bunlara bakarak Türkçüler, ırkçılığı değişmez bir prensip olarak kabul etmişlerdir. Fakat bu ırkçılık, ırkçılığın ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi insanları ölçüden ve laboratuar muayenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin manasına gelmez. Hemen hemen her ırk başka ırklarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir müddet sonra melezliği tasfiye eder. Fakat bir ırk mütemadiyen başka ırklarla karışmakta devam ederse bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.

Irkçılık tehlikelidir diye bağıranlar dünyadan haberi olmayan birtakım zavallılardır. Dünyanın her yerinde hatta ırkçılık düşmanlığını kısmen bizim gafillere aşılayan İngiltere Ve Amerika’da bile mükemmel birer ırkçılık vardır” sözleriyle ırkçılığın kötü olduğunu savunanlara dünyadan örnekler verir.

 
Atsız ırkçılık konusu üzerine o denli çok görüş bildirmiştir ki, görüşlerini sorularla da desteklemek ihtiyacı duymuştur:

“Irkçılığın aleyhinde bulunanlara şunu sormalı:
—Kendinizi Çingene ile bir tutar mısınız? Bir Çingene ile evlenir misiniz? Çingene bir gelin veya damat kabul eder misiniz?
Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse ırk tefriki yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı bu ayırmayı biz başkalarına karşı da yapıyoruz. ”

Irkçılığı bir de örf ve ananelerimiz üzerinden değerlendirir:

“Irkçılık, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda kaç yıl hatta asır önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü ailesi hala yabancı sayılmaktadır. Tamamıyla Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara yabancı gözüyle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli şuuru gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk arzularının tahakkuku sistemi” olduğu unutulmamalıdır. ”


Kısaca Turancılık fikrine de değinen Atsız, ”Turancılık bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir” der.

“Sebebi her ne olursa olsun başka milletlerin hâkimiyeti altına düşmüş olan bu Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve makul ne olabilir? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hâkimiyeti altında kalmış olan millettaşlarını kurtarmak gayesini güderken Türkler neden aynı dileğin arkasında koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyonun olmadığı zamanlarda bile Türkler büyük devletler kurup asırlarca yaşatmışlardır. ”

“Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra insani vazifemiz haline gelmiştir. Milletleri büyüten şeyler milli ve insani asil hareketleridir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakârlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki bu parlaklık, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. ”

Atsız‘ın en büyük hayali ve isteğini anlamamız yönünde bize ışık tutan bu dizelerin ardından, yazının sonunda Türkçülere hitap etmeyi unutmaz:

“Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak ateş yağmuru altında döküle döküle fakat bir an durmadan Moskof’ a karşı Köprüköy taarruzunu yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz! Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz! Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrıya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz!
Tanrı Türk’ü korusun!.”


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:55:07 pm
ABDÜLHAMİT HAN ( = GÖK SULTAN )

Osmanlı padişahlarından bahsettiğimiz bölümde de adından bahsettiğimiz İkinci Abdülhamit için Atsız, ayrı bir makale kaleme almıştır. O’na göre:

“Cemiyetin en büyük haksızlığına uğramış tarihi şahsiyetlerden biri İkinci Abdülhamit’tir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişah katil zanlı kızıl sultan cahil korkak olarak tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır”

Abdülhamit’e boş yere haksızlık edildiğini söyleyen Atsız, daha ilkokul sıralarından körpe dimağlara Sultan Hamit düşmanlığının aşılandığından yakınır. Sultan Hamit’i iyi anlamak için tahta çıktığı zamanın iyi bilinmesi gerektiğinin altını çizer. Devletin durumu zaten kötü iken başa geçmenin büyük bir cesaret örneği olmasının, varlığını devam ettirmek için verilecek savaşların sonuçlarına peşinen katlanmanın önemini vurgular.

Sultan Hamit’in ne yaparsa yapsın, yaparken: “… vezirlerinden, paşalardan hemen hiç kimseye güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiş, o koca vezirler hiç sıkılmadan yabancı elçiliklere, konsolosluklara sığınmışlardır.

“Çok iffetli ve dindar bir adam olduğu için asla kan dökmemiştir. Memleketi doğudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun mümessili İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamit, ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçilerle de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen Siyonizm’e göğüs germiştir. ”

Atsız için İkinci Abdülhamit’in ne denli önemli bir şahsiyet olduğunu da bu satırlardan anlamış oluyoruz. Yazdığı makaleyi:

“Ne diyelim? Durağı cennet olsun ve Tanrı bizi hürriyet sarhoşluğundan korusun! “ diyerek bitirir.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on September 19, 2010, 01:55:48 pm
YAŞAYAN TÜRKÇÜLERE AĞIT


Bir mahşere binlerce kader tutsağı gelmiş.

Titrek ve metin cümle adımlar ona doğru…

Gitmekte bütün kafile, meçhule yönelmiş,

Nerden gelerek hangi karanlık sona doğru?

Her şey kopuyor istemeden kendi yerinden;


Milyonla asır geçse de arzın üzerinden

Bir kere giden bir daha ses vermeyecektir.

Meçhul kaderin çizdiği yoldan gideceksin;

Bilmem ki bu meçhulleri hep Tanrı mı yazmış?

Öyleyse bırak, ruh bütün işkenceyi çeksin,

Bin bir kere ölmeksizin insan yaşayamazmış.




KAYNAKLAR



* ÜLKÜ ve TÜRKÇÜLÜK, Cafer Seydahmet / Su Yayınları, İstanbul 977

* ÜLKÜ ve ÜLKÜCÜLÜK ŞUURU, Adnan Büyükbaş / Bizim Gençlik Yayınları 1922

*ATSIZ ve TÜRK ÜLKÜSÜ, Cengiz Mete / Baysan Yayınları 1990

*TÜRK EDEBİYATI ÜZERİNDE ARAŞTIRMALAR, Mehmet Kaplan / Dergah Yay. 1979

*OSMANLICA TÜRKÇE ANSİKLOPEDİK LUGAT, Ferit Devellioğlu / Aydın Kitapevi 1970



Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: Analizator on October 20, 2010, 01:42:09 am
Türk Halkları Kongresi Gagavuzyeri’nde Yapıldı

Gagavuzyeri’nin başkenti Komrat’ta açılışı yapılan Türk
Halkları Kongresi, Kongaz’da devam etti, Kıpçak’ta sona erdi
Dünyanın birçok bölgesinde azınlık durumunda olan
Türklerin bir kısmı dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı
karşıyadır. Çünkü tarihte olduğu gibi bugün de çeşitli
baskılarla asimilasyona uğratılmak istenmektedirler. Bu
çilelerin sona ermesi ve dünyada geniş bir coğrafyaya yayılmış
olan ve azınlık olarak yaşayan Türklerin kendi
benliklerini korumaları ve bulundukları yerlerde özgürce
yaşamaları, dünyadaki Türklerin birleşmelerine ve ortak
eylem yapma erklerine bağlıdır. Bu nedenle bütün dünya
Türkleri bir an önce birleşerek güçlü olmak zorundadır.
Artık birlik ve beraberlik zamanıdır.
Türk Halkları Kongresi’nin delegeleri, Gagavuz
yeri Kıpçak’ta buluştular.
Yola çıktığım Bulgaristan'dan, karayolu ile Romanya
toprakları üzerinden Moldova’ya geçtim. Sınırda Oleg
kardeşimiz bizi bekliyormuş. Birlikte yola koyulduk ve
Beni Primariyanın sekreteri (Belediye Başkanı Sekreteri)
Svetlana Hanım karşıladı ve eşyalarımı alarak
kendi arabasına koydu. Birlikte babasının evine
gittik. Orada bir yemek hazırlamışlardı. Ben de
oruçlu olduğum için yemek yiyemeyeceğimi söyledim,
hiç itiraz etmediler. Zaten bizim Ramazan
ayında olduğumuzu ve oruç tuttuğumuzu biliyorlardı.
Oradan Primariya’ya (Belediyeye) gittik orada
yeni seçilen başkan ve çalışanlarla tanıştık. Bana Belediye
Başkanı Sn.İvan Nikolaeviç odasını verdi,
“İşte telefon, işte internet burası senin” dedi. Hemen
Moldava’ya gelen diğer arkadaşları aramaya ve irtibat
kurmaya başladım. İlk gün on arkadaş ile haberleşmeyi
başardım ve gelmelerine sevindim. Akşam
oradan Svetlana Hanımla birlikte evine gittik. Evlerinde
beni kocası Panteley (Manerka) ve oğlu Artöm
çok sıcak karşıladılar, daha sonra öğrendim kızları
da varmış Alöna isminde... 16 yaşındaki Alöna sağ
olsun bana çok hizmet etti. Bana kalacağım odayı
gösterdiler, (burası Alöna’nın yani kızlarınınmış)
“bu oda artık senin” dediler. Arkadaşlardan önce
geldiğim için köyde gezme fırsatı da buldum. Burada
sokaklarda gezerken yanımda getirdiğim bazı
hediyeleri ay yıldızlı balonları, oyuncak at, kedi ve
köpekleri çocuklara dağıttım. Ayrıca Sn.Sakin
ÖNER hocamızın verdiği Atatürk rozetlerini de burada
dağıttım. Bu rozetleri çok sevdiler. Sokaklarda
gezerken dikkatimi çeken en önemli şey küçük çocukların
kendi aralarında sadece Gagavuz Türkçesi
konuşmalarıydı. Ben özellikle Kıpçak’ta şunu gördüm;
Kıpçak Köyü’nün geleceği gerçekten parlak.
Bu arada, Kıpçak Köyü’nün tamamı Bulgaristan’dan
gelmiş...
Evlerde ise hizmet gerçekten mükemmeldi, yani
ailelerin birer parçasıydık. Kıpçak Belediye Başkanı
Sn.İvan Nikolaeviç beni Komrat’ın kurtuluş
günü kutlamalarına götürdü. 21.08.2010 tarihinde
Kıpçak Belediyesi’nin önünden Gagauz özerk bölgesinin
Başkenti Komrat şehrine doğru Belediye
Başkanı Nikoleviç ve hanımı ile birlikte yola çıktık.
Komrat şehrine ulaştığımızda Komrat’ın kurtuluşu
için toplanmış kalabalığın içine karıştık. Kıpçak Belediye
Başkanı Sn.İvan Nikolaeviç’i tanıyanlar alıp
bizleri ön sıralara oturttular. Komrat şehrinin kurulusunun
221.yılı kutlamalarında açılış 4 dilde (Moldova,
Gagavuz Türkçesi, Rusça ve İngilizce) yapıldı.
Komrat Belediye Başkanı açılış konuşmasında,
“Gagavuz halkı artık tüm dünyaya dağıldı. ABD,
AB, Türkiye ve Rusya’ya... Hoş geldiniz sizleri ekmek
ve tuzla karşılıyoruz, bunlar bizim geleneklerimiz”
dedi.
Açılıştan sonra Rusça konuşuldu. Moldova ve
Gagauzya milli marşları okundu. Ardından 3 çocuk
sahneye gelerek ellerinde Gagauzları temsilen mavi,
beyaz ve kırmızı renkli balonları havaya bıraktılar.
Gagavuzyeri bayrağını gökyüzüne gönderdiler.
Komrat semaları Gagavuz bayraklarıyla donandı.
Daha sonra sahneye çıkan Gagavuzyeri’nin folklor
grubu, seyircileri oyunlarıyla büyülediler. Ardından
da Gagavuz halkının en çok sevdiği şarkıcı Stepan
KURİDİMOV ceketinde Sakin hocamızın verdiği
Atatürk rozeti ile sahneye çıktı. KURİDİMOV muhteşem
sesiyle şarkılarını seslendirdi. Özellikle “Oğlan
Oğlan” şarkısıyla Gagavuz halkının coşkusu doruğa
çıktı. Halk dakikalarca onu ayakta alkışladı.
Kuridimov’un ardından Moldova folklor grubu
Ansanbıl JOK sahneye geldi. Orada bir şey dikkatimi
çekti. Gruptaki kadın ve erkeklerin hepsi bir boydaydı.
Bu durum bana çok ilginç geldi. Daha sonra
öğrendim ki onların hepsi seçilirken, aynı boyda olmaları
istenirmiş.

Devamı Bultürk Eylül Ekim sayısında


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: Analizator on February 02, 2011, 06:04:39 am
Kırgızistan ile vizeler kalkıyor

ATAMBAYEV: MUTLULUKTAN UYUYAMADIM
Kırgızistan Başbakanı Almazbek Atambayev, bugüne kadar önemli karar ve dokümanlara imza attıklarını mutluluktan uyuyamadıklarını vurgularken, "Çok sevindim. Kardeşimiz, ağabeyimiz geldi. Zor zamanlarda da, iyi zamanlarda da her zaman konuşuyoruz, Sayın Tayyip Ağabey ve Sayın Başbakanımız her zaman arkamızda" dedi.Atambayev konuşmasında, Türkiye’nin 10 milyon dolar tutarında hibe desteği verdiğini, Mart ayındaki toplantıda da yeni bir hibe daha istediklerini söyledi. Görüşmede, yatırım konusunun da değerlendirildiğini belirten Atambayev, Türkiye-Kırgızistan arasında ikili gerçekleşen diyaloğun üç boyutlu hale getirilmesi konusunun ele alındığını bildirdi.
http://www.milliyet.com.tr/kirgizistan-ile-vizeler-kalkiyor/dunya/sondakika/02.02.2011/1347395/default.htm


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 03, 2011, 04:32:33 am
(http://img577.imageshack.us/img577/213/erdoganm.jpg)

Gurbetçilere seslendi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya'daki Türk vatandaşlarına, ''Şunu bilmenizi, şundan emin olmanızı istiyorum sevgili kardeşlerim; sizler, asla ve asla yalnız değilsiniz, sizler kimsesiz değilsiniz'' diye seslendi.

Erdoğan, Almanya'nın Düsseldorf kentinde İssdome Salonu'nda düzenlenen ''Düsseldorf Buluşması'' konulu toplantıda Türk vatandaşlarına hitap etti.

Başbakan Erdoğan, konuşmasına ''Türkiye seninle gurur duyuyor'' tezahüratları arasında ''Sizleri Anadolu topraklarından, Trakya topraklarından, gönlümün derinliklerinden getirdiğim en kalbi duygularımla, sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Düsseldorf'ta, bu salonu hınca hınç dolduran, bu muhteşem heyecanı bizlere yaşatan, bu sıcacık muhabbetle bizleri kucaklayan siz değerli kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum. Almanya'nın çeşitli kentlerinden olduğu kadar, çevre ülkelerden de bu muhteşem buluşmaya gelen kardeşlerime teşekkür ediyorum'' diyerek başladı.

Bu sabah saat 11.40 sıralarında Hakka yürüyen 54. Hükümetin Başbakanı, Saadet Partisi Genel Başkanı ve ülkenin çok değerli bilim adamı, siyaset adamı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ı bir kez daha şükranla, saygıyla rahmetle yad ettiğini dile getiren Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:

''Bugün bir kez daha sizlerle hasret gidermeye geldik. Bakan arkadaşlarım, milletvekili arkadaşlarım hep birlikte sizlerle kucaklaşmaya geldik. Bugün bir kez daha, sizlerle dertleşmeye, sizlerle hasbihal etmeye, halinizi, hatırınızı sormaya geldik. Gelirken de sizlere, Türkiye'deki kardeşlerinizin, dostlarınızın, akrabalarınızın, 74 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının selamlarını getirdim.

Birileri çıkıp sizlere gurbetçi diyebilir. Birileri çıkıp sizlere yabancı diyebilir. Birileri sizlere Alamancı diyebilir. Sizler, emeğinizi, sizler alın terinizi ekmeğinize katık ettiniz. Sizler, en meşakkatli yollardan 50 yıl öne yürüdünüz, en zor şartlarda çalıştınız ve bugünlere geldiniz. Şundan emin olunuz ki sizler, kazandıklarınızı ananızın ak sütü gibi kendinize, ailelerinize, çoluk çocuğunuza helal ettiniz. Size kim ne derse desin, siz benim vatandaşlarımsınız, siz benim arkadaşlarımsınız, siz benim öz be öz kardeşlerimsiniz.''




Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 03, 2011, 04:33:25 am
''50 YILDIR KULAĞIMIZ, GÖZÜMÜZ, GÖNLÜMÜZ SİZLERLE''

''50 yıldır kulağımız sizlerle, gözümüz sizlerle, gönlümüz sizlerle'' diyen Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''50 yıldır yaşadığınız her acıyı, her hüznü 74 milyon yüreğimizde hissettik. 50 yıldır sizin sevinciniz, sevincimiz oldu; neşeniz, neşemiz oldu; sizin düğününüz bizim düğünümüz oldu. Siz burada ne kadar mutlu, ne kadar huzurluysanız, biz Türkiye'de o kadar mutlu, o kadar huzurlu olduk. Siz ne zaman dertlendiyseniz, biz o kadar dertlendik. Sizin kaygınızı kaygımız, sizin endişenizi endişemiz, sizin coşkunuzu coşkumuz olarak yüreğimizin ta derinlerinde hissettik. Sevgili kardeşlerim umut yolculuğu tam 50 yıl önce, 1961 yılında, Sirkeci Garı'ndan kalkan trenle başladı. Niceleri, 'Su gibi gidin, su gibi gelin' temennisiyle o trenin ardından sular serpti. Sirkeci Garı'ndan kalkan o trenin arkasından niceleri gözyaşlarını akıttı.''


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 03, 2011, 04:34:11 am
SİRKECİ'DEN TREN GİDER

Şair İbrahim Sadri'nin, ''Sirkeci'den tren gider vagon gider, derdim gider, gurbet elde bir başıma varım yoğum alır gider. Sirkeci'den tren gider bir yaldızlı Kur;an gider, Erzurumlu Duran, Ankaralı Burhan gider. Sirkeci'den tren gider, göz yaşımı döker gider'' dizelerini okuyan Başbakan Erdoğan, şunları söyledi:

''Evet, nice anne, aylarca postacının yolunu gözledi; oğlundan, kızından gelen mektubu defalarca koklayarak açtı. Nice anneler, babalar, nice eşler, nişanlılar, telefonun başında haftalarca nöbet tuttu. Nice çocuklar köy yollarında hava kararıncaya kadar, bıkmadan, usanmadan babalarını bekledi. Sizler, gurbete, hasrete, özleme göğüs gerdiniz; yiğitliğinizle, mertliğinizle, çalışkanlığınızla her meselenin üstesinden geldiniz. İşte bugün ikinci nesil, üçüncü nesil, yine çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle, zekasıyla, azmiyle burada varlığını sürdürüyor.

Almanya'da sanatçılarımız var, Almanya'da futbolcularımız var, Almanya'da doktorlarımız, mühendislerimiz, iş adamlarımız, yatırımcılarımız var. Almanya'da, hem Türkiye'nin, hem Almanya'nın göğsünü kabartan nice başarılı vatandaşımız, nice başarılı kardeşimiz var. Bugün artık, misafir işçi Türkler değil, yabancı Türkler değil; anadili Türkçe ile birlikte akıcı Almanca konuşan, hem Türkiye hem Almanya vatandaşı Türkler var. Şunu bilmenizi, şundan emin olmanızı istiyorum sevgili kardeşlerim; sizler, asla ve asla yalnız değilsiniz. Sizler kimsesiz değilsiniz. Sizler hem Almanya Federal Cumhuriyeti'nin teminatı altındasınız.

Sizler, büyük bir ülkenin, büyük bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti'nin teminatı altındasınız. Şunu bilesiniz ki, Melbörn'den Monreal'e; Pekin'den New York'a; Astana'dan Saraybosna'ya; Kabil'den Kerkük'ten, Musul'dan Londra'ya; Düseldorf'tan, Berlin'den, Münih'ten Kahire'ye, Trablus'a, Bingazi'ye kadar, nerede bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı varsa, işte biz, bütün imkanlarımızla oradayız, onların yanı başındayız.''


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 03, 2011, 04:34:53 am
Erdoğan, konuşmasında şunları söyledi:

''Sadece güçlü ekonomi değil, sadece aktif dış politika değil, demokratik standartlarımızla, özgürlüklerle, ülke içinde başlattığımız milli birlik ve kardeşlik projesiyle de Türkiye artık farklı bir ülke. Milletten aldığımız güçle, 8 yıldır çetelere karşı amansız mücadele veriyoruz. Milletimizin bize yüklediği emanetin hakkını veriyor, Türkiye'de demokratik standartları en yükseğe çekiyoruz.

Geçmişte yaşanan baskılar nedeniyle, ifade özgürlüğünde yaşanan sıkıntılar nedeniyle, Avrupa'ya göç etmek zorunda kalan, Almanya'da yaşamak zorunda kalan sanatçılarımızı, yazarlarımızı da bu vesileyle ülkelerine, Türkiye;ye dönmeye davet ediyorum. Zorunlu olarak buralarda kalan, dönüş için sabırsızlanan, toprağının, vatanının hasretini çeken sanatçı ve yazarlarımızı, Türkiye'nin değişimine Türkiye'de katkı vermeye çağırıyorum. Kapının artık onlar için ardına kadar açık olduğunu hatırlatmak istiyorum.''


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 03, 2011, 04:35:32 am
''BİZ ORTADOĞU'YA BAKINCA PETROL GÖRENLERDEN DEĞİLİZ''

''Biz Ortadoğu'ya bakınca petrol görenlerden değiliz'' diyen Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Biz Balkanlar'a bakınca rant görenlerden değiliz. Biz Kafkasya'ya, Asya'ya, Afrika'ya, çıkar nazarıyla bakanlardan değiliz. Bizim söylediğimiz sadece şudur: Biz demokrasi diyoruz, biz insan hakları diyoruz, biz adalet diyoruz, hukuk diyoruz, evrensel değerler diyoruz. Bağdat için ne diyorsak, Darfur için de onu diyoruz. Kahire için ne diyorsak, Trablus için de onu diyoruz.

Hiç kimsenin içişlerinde gözümüz yok. Hiç kimsenin iç meselelerine karışmıyoruz. Biz, Yunus Emre'nin diliyle konuşuyor ve diyoruz ki: 'Biz kimseye kin tutmayız, ağyar dahi dosttur bize haktan yana yöneliriz. Başka yollar dardır bize' Evet, biz her insana can gözüyle bakıyoruz.''


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 03, 2011, 04:36:25 am
''ORTADOĞU'DA, KUZEY AFRİKA'DA, İNSANLARI SOKAĞA DÖKEN...''

Her canı kutsal bildiklerini vurgulayan Erdoğan, şunları söyledi:

''Yunus;un dediği gibi; yaratılanı yaratandan ötürü seviyoruz. Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle, Lazıyla, Gürcüsüyle, Abazasıyla, Arnavuduyla, Boşnağıyla, Romanıyla ayrım yok bizde. Hepsini bir, beraber tutuyoruz.

İşte bugünlerde görüyorsunuz. Ortadoğu halklarına karşı nasıl bir çifte standardın uygulandığını sizler de görüyorsunuz. Demokrasi havarilerinin sesi çıkmıyor. İnsan hakları savunucularının sesi çıkmıyor. Evrensel değerler diyenlerin sesi çıkmıyor. Söz konusu Mısır olunca, söz konusu Tunus olunca, söz konusu Libya olunca, bazı ağızları bıçak açmıyor. Peki neden? Onlar demokrasiyi hak etmiyor mu? Onlar, en ileri demokratik standartları hak etmiyor mu? İnsan hakları onları da, o insanları da kapsamıyor mu? Onlar, bu evrenin, evrensel değerlerin dışında mı? Demokrasi belli kesimlerin mi hakkıdır? Batıdaki insanın demokrasiye hakkı vardır da, Doğu'daki insan için demokrasi erken midir? Petrolü olmayan ülkelere demokrasi isteyenler, insan hakkı isteyenler, petrolü olan ülkeler karşısında neden susuyorlar? İşte bu çifte standarttır. İşte bu samimiyetsizliktir. İşte bu, bugün Ortadoğu'da, Kuzey Afrika'da, insanları sokağa döken adaletsiz, hukuksuz, çifte standartlı anlayıştır.''

Erdoğan, yeryüzündeki her insanın, derisinin rengine bakılmaksızın, diline, inancına, mezhebine, kültürüne bakılmaksızın, herkes kadar yaşamayı, herkes kadar adaleti, demokrasiyi ve insan haklarını hak ettiğini düşünüyor, buna inandıklarını ve bunu savunduklarını kaydetti.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: Serbest Korkmaz on March 03, 2011, 01:55:41 pm
''ORTADOĞU'DA, KUZEY AFRİKA'DA, İNSANLARI SOKAĞA DÖKEN...''

Her canı kutsal bildiklerini vurgulayan Erdoğan, şunları söyledi:

''Yunus;un dediği gibi; yaratılanı yaratandan ötürü seviyoruz. Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle, Lazıyla, Gürcüsüyle, Abazasıyla, Arnavuduyla, Boşnağıyla, Romanıyla ayrım yok bizde. Hepsini bir, beraber tutuyoruz.

İşte bugünlerde görüyorsunuz. Ortadoğu halklarına karşı nasıl bir çifte standardın uygulandığını sizler de görüyorsunuz. Demokrasi havarilerinin sesi çıkmıyor. İnsan hakları savunucularının sesi çıkmıyor. Evrensel değerler diyenlerin sesi çıkmıyor. Söz konusu Mısır olunca, söz konusu Tunus olunca, söz konusu Libya olunca, bazı ağızları bıçak açmıyor. Peki neden? Onlar demokrasiyi hak etmiyor mu? Onlar, en ileri demokratik standartları hak etmiyor mu? İnsan hakları onları da, o insanları da kapsamıyor mu? Onlar, bu evrenin, evrensel değerlerin dışında mı? Demokrasi belli kesimlerin mi hakkıdır? Batıdaki insanın demokrasiye hakkı vardır da, Doğu'daki insan için demokrasi erken midir? Petrolü olmayan ülkelere demokrasi isteyenler, insan hakkı isteyenler, petrolü olan ülkeler karşısında neden susuyorlar? İşte bu çifte standarttır. İşte bu samimiyetsizliktir. İşte bu, bugün Ortadoğu'da, Kuzey Afrika'da, insanları sokağa döken adaletsiz, hukuksuz, çifte standartlı anlayıştır.''

Erdoğan, yeryüzündeki her insanın, derisinin rengine bakılmaksızın, diline, inancına, mezhebine, kültürüne bakılmaksızın, herkes kadar yaşamayı, herkes kadar adaleti, demokrasiyi ve insan haklarını hak ettiğini düşünüyor, buna inandıklarını ve bunu savunduklarını kaydetti.


Eyvallah Basbakanimiza. Bu sozleri icin alkisliyorum ! Bir Turk ve Osmanli torunu olarak gurur duyuyorum.
Ne Mutlu Turkum diyene.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 04, 2011, 09:03:08 am
Tanzimat Fermanı hakkında ansiklopedik bilgi

Tanzimat Fermanı yada Tanzimat-ı Hayriye (hayırlı düzenlemeler), 3 Kasım


1839'da


Sultan Abdülmecid'in sadrazamı
Mustafa Reşid tarafindan

Gülhane Parkı'nda yabanci
devletlerin elçileri ve büyük bir halk toplulugunun huzurunda okunan, kişilerle devlet arasindaki iliskilere hukuki yönden yenilikler getiren, seriata dayanan eski yasalari tamamen degistirmeyi öngören, ıslahat hareketinin siyasal ve hukuki yönden teminat altina alan belge.

Tanzimat Fermanının İlan Nedenleri

Mısır Valisi
Mehmet Ali Paşa meselesinde Avrupa'nın desteğini almak


Avrupa'nın Osmanlı iç işlerine karışmasını önlemek

Fransız İhtilalinin milliyetçilik etkisini azaltmak

Gayri Müslümleri devlete bağlamak

Bu fermanla devlet kendisini yenilemesi gerektiğini söylemiştir. Fermanda yer alan başlıca konular:

Tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması,

Yargılamada açıklık, (hiç kimse yargılanmadan idam edilemeyecek (hukuk devleti özelliğini yansıtır))


Vergide adalet,

Erkeklere dört yıl mecburi askerlik,

Rüşvetin ortadan kaldırılması,

Herkesin mal ve mülküne sahip olması, bunu miras olarak bırakabilmesi.(Özel mülkiyet güvence altına alındı. Müsadere kaldırıldı)

Bu ferman sayesinde
padişahların yetkileri

meclislere ya da kişilere devredilmiştir. Buradaki
amaç, iktidarı saraydan alıp
bürokrasiye vermek ve devlet yönetiminde merkezileşmeyi
sağlamaktı. Fermanda verilen bütün sözlerin tamamen yerine getirilememesine rağmen bu çabalar, çağdaşlaşmaya ve
cumhuriyet fikrine önayak olmuştur.

II. Mahmut'un saltanatının ikinci döneminde yoğunlaşan reformlara resmi bir bildiriyle hukuki biçim verme talebi sık sık dile getirildi. Ancak iç siyasi dengeler nedeniyle bu işlem uzun süre ertelendi.

1 Temmuz
1839'da II. Mahmut'un ölümü ve

Abdülmecit'in tahta çıkmasından hemen sonra
sadrazamlığa reform taraftarı
Mehmet Hüsrev Paşa getirildi. Ağustos ayında yurda dönen
Londra büyükelçisi ve
Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, 17 yaşındaki padişahı ikna ederek
Tanzimat deklarasyonunun kabulünü sağladı.
3 Kasım

1839 günü Saray müştemilatı
içerisinde yer alan
Gülhane bahçesinde okunan bir Hatt-ı Şerif ("padişah yazısı") ile Tanzimat-
ı Hayriye ("hayırlı düzenlemeler") ilan edildi. Osmanlı tarihinin en önemli belgelerinden biri olan bu metin, okunduğu yerden ötürü Gülhane Fermanı ve içeriğinden ötürü Tanzimat Fermanı adıyla da anılır.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 04, 2011, 09:04:30 am
Yaklaşık üç sayfalık bir metin olan fermanda, devletin bir gerileme döneminde olduğu vurgulanmış, ama yapılacak yeniliklerle ve çıkarılacak yeni yasalarla (kavanin-i cedide) bu durumdan kurtulunacağı müjdelenmiştir. Daha sonra din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin tüm Osmanlı ahalisinin can ve mal ve "ırz-ü namus" güvenliğinin güvence altına alınması gereği,
Kur'an ve şeriate dayanarak ilan edilmiştir. Haksız ve
dengesiz vergilerin zararından söz edilerek herkesten "emlak ve kudretine göre" vergi alınacağı, asker almanın nüfusla orantılı ve azami "dört veyahut beş sene müddet"le sınırlı olacağı, kimsenin yargısız idam edilmeyeceği ve malının müsadere edilmeyeceği, özel mülkiyete sınır getirilmeyeceği,
Meclis-i Ahkâm-ı Adliye'nin güçlendirileceği, vükelanın
serbestçe söz söylemesine sınır getirilmeyeceği, yeni Ceza kanunnamesi düzenleneceği, memurin maaşlarının adalete uygun olarak düzenleneceği, rüşvetin güçlü yasalarla önleneceği bildirilmiştir.

Fikir ve yapı bakımından ferman, Fransız Devrimi'nin İnsan ve Vatandaş Hakları bildirgesinden esinlenmiştir. Osmanlı hukuku tarihinde ilk kez "vatandaşlık" kavramı ve vatandaşlıktan doğan haklar tanımlanmış, bu hakların korunması için yapılması gereken bazı işler sayılmıştır. Buna karşılık Ferman, getirdiği yenilikleri Kuran'a ve Şer-i şerife ve Osmanlı Devletinin eski töre ve kanunlarına dayandırmaya özen göstermiştir.

Tanzimat Fermanı'nın okunmasından
I. Meşrutiyet'in ilanına kadar geçen dönem,

Osmanlı tarihinde

Tanzimat Dönemi
olarak anılır.

Yeniçeri Ocağı'nin bozulmaya baslamasi nedeniyle
Sultan II. Mahmud döneminde baslayan yenilik hareketleri ve Sultan
Abdülmecid'in tahta çikar çikmaz islahat hareketine devam etmek amacinda oldugunu göstermesi Osmanli Devlet yapisindaki degismin baslangiciydi. Sadrazam Mustafa Resid Pasa, Gülhane Hatt-i Hümayununu Padisah adina kaleme almis; devlet ve birey arasindaki iliskilerde devletin modernlestirilmesi amacina dayanan temel ilkeler kabul ve ilan edilmistir.

Tanzimat-ı Hayriye,

Osmanlı devletine batı anlamında bir şekil vermek ve özellikle Fransız ihtilâli ile ortaya çıkan insan
haklan ilkelerini, Osmanlı ülkelerinde yaşayan halka da tanıtmak ve uygulamak için
 3 kasım
1839'da
Gülhane Hattı
Hümayunu'nun ilânından itibaren girişilen devrim hareketi.

Mahmud II'nin, Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra giriştiği ıslahat hareketlerinin maddi ve manevi hedefi, Osmanlı devleti kurumlarını ve teşkilâtını batı metotlarına göre modern bir duruma getirmekti. Bunların hemen hepsini uygulamayı da başardı. Ancak hareket, ülkede bir devrim olarak resmen ilân edilmedi.

Sultan İkinci Mahmut'un karşılaştığı en büyük güçlük, yeteri kadar ehliyetli ve ıslahatın gerekliliğine inanmış bir kadronun bulunmamasıydı. Yüksek derecedeki devlet adamlarının bir kısmı padişaha bağlılıklarından, bir kısmı da, korkup çekindiklerinden bu hareketlere taraftar görünüyorlardı. Bunların arasında hareketin tek samimi taraftan Mustafa Reşid Paşa idi. Mustafa Reşid Paşa, devlet memurluklarında yavaş yavaş yükselmiş, özellikle dışişlerinde uzmanlaşmıştı. İlk hariciye nazırlığı sırasında (1837) Avrupa'da gördüklerini anlatarak Mahmud II'yi bu yenilikleri uygulamaya teşvik etti.

Bu arada Avrupalıların Osmanlı devletine düşman olmalarının başlıca sebebinin Müslüman ve Hıristiyan teba arasında eşitlik gözetilmemesi olduğunu söyledi; bunun özellikle Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde insan haklarına saldırı sayıldığını ve bu yüzden Osmanlı devletinin bir Avrupa devleti olarak kabul edilmediğini belirtti.

Bu sırada Akif Paşa, büyük düşmanlık beslediği Pertev Paşanın idam edilmesini sağladı. Mahmud II, sonradan bu değerli devlet adamının idamına izin verdiğine pişman oldu. Mustafa Reşid Paşa bundan yararlanarak padişaha, kimsenin yargılanmadan idam edilmemesi, hattâ bir cezaya uğratılmaması gerektiğini söyledi.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 04, 2011, 09:05:16 am
Vergiler, askerlik hizmeti, devletin ve halkın karşılıklı hak ve sorumlulukları gibi birçok konunun Batı'da nasıl anlaşıldığını, ne şekilde uygulandığını anlattı. Bunların Osmanlı ülkesinde de kabul edilerek bir hattı hümayunla ilân edilmesinin gerektiğini ileri sürdü. Osmanlı devletinin bu davranışlarla itibarının artacağını, Avrupa devletleri topluluğuna alınacağını ve siyasi varlığının devamı için bunun şart olduğunu belirtti.

Osmanlılara cephe alan batı dünyasıyla mücadeleye imkân kalmadığını; Avrupalıların, Osmanlı devletini kendilerinden saymadıkça, yaşamaya devamına izin vermeyeceklerini açıkladı. Mahmud II, bütün bunları kabul etti ve Tanzimatın ilânına karar verdi. Ancak, meseleyi ayrıca Akif Paşaya danışmayı gerekli buldu. Akif Paşa, bu düşüncelerin kaynağını sezdiği için bunlara şiddetle karşı koydu. Mahmud II, kendi hükümdarlık haklarından bir kısmından vazgeçmeye hazırdı. Nitekim 1837'de çeşitli devlet işlerini görüşmek ve karara bağlamak için «Meclisi Yâlâyı Ahkâmı Adliye» adlı daimi bir meclis kurarak, devlet yönetiminde yetki ve sorumluluğun paylaşılması yönünde bir adım attı.

Mustafa Reşid Paşanın ileri sürdüğü ilkelerin ilânını erken bulan padişah, toplumun bunları benimseyecek olgunluğa henüz ulaşmamış olduğunu düşünüyordu. Ayrıca kendisi için bazı zararlı sonuçların doğmasından endişe duyarak, bu hareketi geri bıraktı. Mustafa Reşid Paşa, bunun üzerine ileri düşüncelerinin uygulanmasında en büyük engel gördüğü ve ayrıca koruyucusu Pertev Paşanın idamına sebep olduğu için nefret ettiği Akif Paşa ile mücadeleye girişti. Sonunda onu azlettirmeyi ve devlet hizmetinden kesinlikle uzaklaştırmayı başardı.

Mustafa Reşid Paşa bundan sonra istediği hattı hümayunun çıkarılması için yeniden uğraştıysa da başaramadı; fakat, sürekli ısrarları üzerine Mahmud II, bir gün yabancı elçileri kabul ederek, onlara «Ben tebaamın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini de havrada görmek isterim. Aralarında başka bir fark yoktur. Hepsi hakkında sevgi ve adaletim kuvvetlidir ve hepsi de gerçek çocuklarımdır» dedi.

Fakat tanzimat yeniliklerinin bir hattı hümayunla ilânı Mahmud II'nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Abdülmecid zamanında gerçekleştirilebildi. Hattı, Reşid Paşa kaleme aldı; hükümdara okuduktan ve onun onayını aldıktan sonra, ilân kararlaştırıldı. Hattı hümayunun okunarak Tanzimat devriminin resmen ilân edileceği gün, Mustafa Reşid Paşa, bir Meclisi Hassı Vükelâ mazbatası (Bakanlar kurulu kararı) hazırladı. Böylece Tanzimat ilânının resmi ve hukuki dayanağını meydana getirmiş oldu. Hattı hümayun Gülhane meydanında okundu; bu yüzden bir adı da Gülhane Hattı Hümayunundur.

Hattı hümayunun 3 kasım 1839 pazar günü Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmasıyla, Tanzimat ilân edildi. Padişah, hattı hümayunun okunuşunu Gülhane meydanına bakan bir köşkten izledi. Bütün devlet ilerigelenleri, yüksek memurlar, ilmiye sınıfının yüksek dereceli görevlileri İstanbul'da bulunan yabancı elçilerle elçilik mensupları, bütün gayri Müslim cemaat temsilcileri, esnaf kethüdaları ve şehrin ilerigelenleri bu törende hazır bulundular.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 04, 2011, 09:06:23 am
Gülhane Hattı hümayunu şu ana ilkeleri kapsar:

1. Osmanlı ülkelerinde her çeşit din ve ırka mensup bütün tebaanın can, ırz ve mal güvenliği olacaktır;


2. Bunların hepsi mülkiyet hakkına sahip olacak ve bu hak kişinin yararına devlet tarafından savunulacaktır;

3. Vergiler için belirli ve âdil oranlar tayin edilecek ve vergi yükümlülüğü eşit olacaktır;

4. Devlet masrafları bir gider bütçesiyle sınırlanacaktır;

5. Askerlik görevi için belli bir süre ve her yerin nüfusu oranında yükümlülük konulacaktır;

6. Suç işlediği ileri sürülenler hakkında kovuşturma, açık olarak yapılacak ve bunlar açık olarak yargılanacaklardır;

7. Hiç kimse hakkında, mahkeme hükmü olmadan gizli veya açık idam cezası uygulanmayacaktır;

8. Suçlu sanılan veya mahkûm olanların mirasçıları miras haklarından yoksun bırakılmayacaktır;

9. Mahmud II devrinde kurulan Meclisi Vâlâyı Ahkâmı Adliye'nin üyeleri artırılacak; vekiller ve ilerigelen devlet memurları belli zamanlarda toplantılara katılarak bütün bu meseleler hakkında kanunlar ve bu arada bir ceza kanunu hazırlayacaktır;

10. Devlet memurlarının hepsine maaş bağlanacaktır;

11. Rüşvet, kesin olarak kalkacak ve buna cesaret edenler şiddetle cezalandırılacaktır;

12. Başta hükümdarın kendisi, bu esaslara uymayı ve bunlara aykırı davranışlarda bulunmamayı kabul ettiği gibi, devlet ilerigelenleri ve ulema bu hususta yemin edecektir.

Mustafa Reşid Paşa hükümdarı ikna ettiği bir sırada onun, herhangi bir etkiyle bundan vazgeçmemesini sağlamak için Tanzimatın ilânında acele etmiştir; iç ve dış olayların da kendisini ayrıca böyle davranmaya zorlamış olduğunu, bu yüzden metnin kaleme alınışını kısa bir süreye sığdırmak durumunda bulunduğunu da belirtmek gerekir.

Osmanlı imparatorluğunda ilk olarak Mehmed II devrinde derlenip düzenlenen kanunnameler, zaman zaman yeniden düzenlenmişti. Kanunnameler dışında eyaletlerin ayrı Medeni kanunu, Ceza kanunu, Vergi ve Ticaret kanunları vardı. Bunların ortak nitelikleri olmakla birlikte, ayrıntılarda ve uygulamada her biri daha önce ayrı devlet olan bu eyaletlerin mahalli özellik ve ihtiyaçlarına uygun olarak birbirinden farklıydı. Ayrı din, mezhep ve milletlerden meydana gelen ülkelerin, aynı kanunlarla yönetilmesi mümkün değildi.

Fetihler devri kapandıktan sonra bu ülkeler Osmanlı toplumu içinde uzun süre birarada yaşadıktan sonra ortak özellikleri artmaya başladı; ortak ihtiyaçlar ortaya çıktı. 19. yüzyılda Macaristan. Erdel, Kırım, Besarabya, Mora gibi birçok bölge elden çıkmış ve Müslüman tebaanın yaşadığı yerler, Hıristiyan tebaanın yaşadığı yerlere oranla hızla artmıştı. Böylece imparatorluk, bütün eyaletlerinde aynı kanunlarla yönetilebilecek duruma geldi.

Bu arada mahalli eyalet kanunları unutularak, uygulamadan fiilen kalkmış ve yerlerini idari tasarruflar almıştı. Mahmud II devrinden başlayarak Tanzimat'ın ilânıyla ortaya konulan mesele, bu idari ve bazen keyfi tasarrufların yerine, bütün imparatorlukta geçerli olacak kanunların meydana getirilmesiydi. Tanzimat hareketini tenkit eden bazı Türk yazarları Müslüman, Hıristiyan eşitliği ilkesine şiddetle saldırdılar.

Osmanlı devleti, aslında milli kuruluşunu tamamlamadan imparatorluk dönemine geçtiği için, Türk topluluğu devlette hâkim unsur olma imtiyazını elinde tutamadı. Oysa, meselâ Roma imparatorluğunda ve daha sonra kurulan birçok imparatorlukta durum bunun tersiydi ve kurucu unsur, esas ve hâkim unsur olarak kalmıştı. Osmanlı devletinde buna karşılık hâkim unsur çeşitli milletlerden meydana gelen Müslüman unsurdur.

19. yüzyıldan sonra İslam toplulukları arasında bile milliyetçi akımlar ortaya çıktı; ayrıca Müslüman-Hıristiyan eşitliğinin ilânı, Türk unsurunun imparatorlukta bir azınlık haline gelmiş olduğunu ileri sürenlerin tenkit ettiği bir hareket oldu. Bundan başka, Tanzimat ile birlikte Batı'ya karşı saldırıların artmasına karşılık, Batı'yı yüksek bir düzeye ulaştıran esasların Osmanlı toplumunda çok yavaş yerleşmesi, Tanzimat hareketinin başarısızlığı sayıldı.

Batılı ülkelerin milli bir unsura dayandığı; milli şuur ve kültürün bu ülkelerde yerleştiği; bağımsız düşünce, adalet ve eşitlik kavramlarının benimsendiği belirtilerek, bu özelliklerden yoksun olan Osmanlı devletinde gerçekten batılı bir sistemin yerleşmesinin mümkün olmadığı ileri sürüldü. Bununla birlikte can, ırz ve mal güvenliğinin sağlanacağının belirtilmesi iyi karşılandı.

Hıristiyan tebaa da bu haklardan yararlandı; Müslümanların devlet yönetimi, askerlik, ziraat gibi işlerle uğraşmalarına karşılık, Hıristiyanlar elde ettikleri birçok bağışıklıktan yararlandılar; esnaflık, ticaret ve küçük sanayiyle uğraşarak, imparatorluğun en kalkınmış zümresi haline geldiler. Şehir ve kasabalarda yaşayan Hıristiyanlar, rahat bir hayata kavuştular.

Hıristiyan köylü zümresi de askerlik yükümü altında olmadığı için iyi şartlar içinde yaşamaya başladı. Tanzimat, onlara her türlü can, ırz ve mal güvenliği veriyor; ayrıca, Müslümanlarla eşit haklar tanıyordu. Artık onlar için Müslümanlardan farklı elbise giymek, şehir içinde ata binememek, "gâvur" diye hakaretli şekilde anılmak gibi durumlar da ortadan kalktığı gibi, kendilerine bundan böyle devlet memurluklarının kapısı da açılıyordu.

1856'da çıkarılan Islahat fermanı ve 1876 Anayasası, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında tam bir eşitlik kurdu, birçok devlet görevi Hıristiyanlara verildi. Bunların daha önce Müslümanlar hakkında tanıklıkları bile kabul edilmezken, gayrı Müslimler mahkemelerde hâkimlik ettiler; büyükelçilik, nazırlık gibi makamlara yükselmek imkânlarına kavuştular. Ayrıca, cemaatleri için çeşitli imtiyazlar elde ettiler. Tanzimatın ilânının Avrupa'daki tepkisi olumlu oldu; Londra, Paris ve Viyana gazeteleri bu hareketi iyi karşıladılar.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 04, 2011, 09:07:13 am
Gerçi Osmanlı devletinin düşmanları Babıâli'nin sıkışınca ıslahat yapacağına söz verdiğini, sonra bundan caydığını ileri sürerek bu yeni hareketin değerini düşürmek istemişlerse de, Mustafa Reşid Paşayı yakından tanıyan batı devletleri, onun kişiliğine güvenerek Tanzimatın sürekli olacağına ve durumun ciddiyetle ele alındığına inanıyor, Osmanlı devletini destekliyordu. Nitekim Tanzimatın ilânından on beş yıl sonra Rusya'nın Osmanlı ülkelerine karşı harekete geçmesi üzerine batılılar, Osmanlı devletiyle birleşerek ortak bir zaferin kazanılmasını sağladılar.

Ülkede Tanzimat hareketine karşı olanlar, devlet adamlarının çoğunluğunu meydana getiriyordu. Mısır meselesi çözümlenince de hemen gizlice Mustafa Reşid Paşanın aleyhine harekete geçtiler. Onun, Mehmed Ali Paşadan çıkar sağladığını yeniden ileri sürdüler.

Mustafa Reşid Paşa aslında Mısır valisinin büyük rüşvet tekliflerini kabul etmemişti. Londra'da toplanan konferans sonunda, Osmanlı devleti, elde edebileceği bir sonuca ulaşmıştı. Mehmed Ali Paşanın imtiyazlarını genişletmek için direnmeye devam edişi ve bunun Mustafa Reşid Paşa tarafından kabul edilmemesi, yeni bir buhran doğurdu. Reşid Paşanın düşmanları ve Tanzimata karşı olanlar bu fırsattan yararlanarak meselenin kesin çözümü için, onun azlinden başka çare bulunmadığını ileri sürdüler.

Bu arada, İngiliz siyasetine, onun eğilimini bilen ve bu tutumu kendi devletinin çıkarına aykırı gören Avusturya elçisi de ağırlığını koyunca, Mustafa Reşid Paşa 31 mart 1841'de hariciye nazırlığından azledildi ve Edirne valiliğine tayin edildi; yerine Rıfat Paşa getirildi. Ancak, Mustafa Reşid Paşanın azliyle yenilenme hareketlerinin durdurulmayacağını belirtmek için Abdülmecid Babıâli'ye bir hattı hümayun göndererek Tanzimat hareketinin devam edeceğini bildirdi.

Tanzimatı Hayriye'nin ilânından Birinci Meşrutiyetin ilânına kadar (23 aralık 1876) geçen sürede (Tanzimat devri) Osmanlı imparatorluğunda yenilik hareketleriyle ilgili şu olaylar meydana geldi:

1. Sultan İkinci Mahmud, kendi saltanatı sırasında vilâyetlerdeki ayan denilen mütegallibeye karşı çetin bir mücadeleye girmiş ve onları sindirmişti. Tanzimat devrinde de ayanlara göz açtırılmadı; bazı valilerin isyanları bastırıldı, vilâyetlerin idari ve mali işleri merkeze bağlandı ve devlet gelirinin ziyan olması önlendi. Tanzimat, imparatorlukta bir programla bütün eyaletlerde uygulandı ve çeşitli sebeplerle ortaya çıkan direnmeler kırıldı;

2. Tanzimat hareketi dış siyasette başarılar sağladı. Bunun en önemli sonucu Rusya'nın Osmanlı imparatorluğuna saldırması üzerine Avrupa devletlerinin yardım etmesidir. Türkiye üzerinde, Rusya gibi emeller besleyen ve Rusya ile müttefik olarak daha önce Osmanlı imparatorluğuna karşı savaşan Avusturya'nın çekimser davranışına karşı, İngiltere, Fransa ve sonra Piemonte Türkiye'nin yardımına geldiler. Ayrıca, zaferden sonra imzalanan 1856 Paris antlaşmasıyla Osmanlı devleti, Avrupa devletleri topluluğuna alındı, toprak bütünlüğü garanti edildi ve devletler hukukundan yararlanması kabul edildi.

Ancak, Avrupa devletleri, ellerinde bulunan çeşitli imtiyazlardan vazgeçmeye yanaşmadıkları için, kapitülasyonlar olduğu gibi kaldı. Toprak bütünlüğü garantisi geçici oldu. Abdülaziz devrinde, özellikle Tanzimat döneminde yetişen büyük devlet adamlarının ölmesinden sonra devlet yönetiminin kötüye gidişi, Batı'yı hayal kırıklığına uğrattı ve 1877-1878 Savaşında Osmanlı devletini savunmadıkları gibi barış antlaşmasında onun toprak bütünlüğünü korumadılar.

Aslında İngiltere, Tanzimat hareketine rağmen Osmanlı imparatorluğunun devam edeceğine inanmadığı için, tedbirlerini buna göre alıyor; Ortadoğu'daki çıkarları için gerekli gördüğü siyaseti takip ediyordu;

3. Tanzimat devrinde miri toprak sistemi yavaş yavaş değişti; bunun yerine toprağın işleyenlere ait olduğu esası yerleşti. 1845 ve 1847 tarihli iradelerle başlayan bu değişim, 1849 tarihli irade ve 1858 tarihli Arazi kanunnamesiyle sona erdi. Böyle miri ve kişilere ait olan toprakların kesin hukuki durumu belirlendi; toprakta özel mülkiyete geçişin temelleri atıldı;

4. Tanzimat devri, aynı zamanda yeni bir «kanunlaşma devri» oldu. 1840 ve 1851 tarihlerinde hazırlanan Ceza kanunlarıyla modern hukuk anlayışı Osmanlı ülkelerinde yer aldı. 1852 Tarihli Arazi kanunnamesi de bu devrin ürünü olduğu gibi, Cevdet Paşanın çalışmasıyla meydana getirilen ve medeni kanun demek olan Mecellei Ahkâmı Adliye de bu devrin önemli eserleri arasındadır.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 04, 2011, 09:08:10 am
Bundan sonra Fransız kanunları esas alınarak hazırlanan kanunlar gelir. Bunlar da 1851 tarihli Ticaret kanunu, 1861 tarihli Usulü Muhakemei Ticaret nizamnamesi, 1862 tarihli Usulü Muhakemei Hukukiye kanunu ve 1879 tarihli Usulü Muhakemei Cezaiye kanunudur. 1840 ve 1851 tarihli Ceza kanunu da Fransa'dan alındı, fakat bunlar aslına göre büyük değişiklik ve eklerle düzenlendi. Bu arada Fransız Medeni kanununun da alınması düşünüldü; fakat bu düşünce gerçekleşmedi;

5. Tanzimat devrinde yeni bir adliye teşkilâtı kuruldu. Bunlar, şer'i davaların dışında kalan ve yukarıda anılan kanunların hükümlerine uyan davalara bakacaklardı. Nizamiye mahkemeleri adını alan bu kuruluşlar, din hukukuna göre çözümlenmesi gereken davalara bakmaya yetkili değildi. Bu konularda, şer'i mahkemeler faaliyete devam edecekti.

İlk nizamiye mahkemesi, 1861'de Ticaret kanununa ek bir nizamnameyle kurulan Ticaret mahkemesidir. Ancak, ticaret davalarında, davacılar isterlerse şer'i mahkemelere de başvurabilmekte serbest bırakıldılar, ceza davalarında şer'i mahkemelerden ayrılık 1853 tarihli Ceza kanunuyla başlar. Bunun ilk uygulaması Meclisi Zabıta, Divanı Zaptiye ve Meclisi Tahkik'tir.

Ticaret işlerinin dışında hukuk davalarının görülmesi amacıyla 1867'de yayımlanan nizamnamesiyle, nizamiye mahkemeleri şer'i mahkemelerden ayrıldı. Ancak, bu ayrılış biçim bakımından olduğu için, bunların görev ve yetkileri kesinlikle ortaya çıkmadı ve bu durum Cumhuriyet devrinde şer'i mahkemelerin kaldırılmasına kadar sürdü. 1865 Tarihli nizamname ile kaza merkezlerinde Deavi meclisleri, sancak merkezlerinde birer Meclisi Cinayet ve Meclisi Hukuk, vilâyet merkezlerinde bunların üstünde olarak Meclisi Kebiri Cinayet ve Meclisi Temyizi Hukuk ve İstinaf mahkemeleri kuruldu; sonra son iki dairenin birleştirilmesiyle Divanı Temyiz meydana getirildi.

1867'de İstanbul'da bunların hepsinin üstünde olan, verdikleri kararları incelemek yetkisi bulunan ve bugünkü Yargıtayın işini gören Divanı Ahkâmı Adliye kuruldu. Aynı zamanda şer'i mahkemelerin kararlarını inceleme yetkisi de bulunan Meclisi Tahkikatı Şer'iye meydana getirildi;

6. Tanzimat devri, milli eğitim için de bir aşama dönemi oldu. Bu aşama aslında Mahmud II devrinde başladı. Onun son dönemlerinde Imamzade Esad Efendi, mekâtibi rüştiye (ortaokullar) nazırlığına tayin edildi ve hazırladığı lâyihaya göre rüştiye mekteplerini bitirenlerin devlet memurluklarına öncelikle alınmalarına karar verildi.

Sultanahmet camii içinde öğretime başlayan ve Maarifi Adliye ve Ulûmı Edebiye adlı iki bölümü bulunan Mektebi Maarifi Adli (ilk rüştiye mektebi) çok tutuldu; 2 nisan 1841 günü yapılan bitirme imtihanına her iki bölümden 400'den fazla öğrenci katıldı. Ülkenin her yanında yeni okullar açılmasını isteyen Abdülmecid, 1845'te öğretim ve eğitimin yaygın duruma getirilmesi için her yerde okullar açılmasını ve cehaletle mücadeleye girişilmesini emretti. Bunun üzerine ülkenin eğitim işlerini belli bir programa bağlamak amacıyla Muvakkat Meclisi Maarif adlı bir komisyon kuruldu.

Bu komisyon ilkokulların düzenlenmesini, devlet denetimine bağlanmasını, rüştiye mekteplerinin ders programlarının Avrupa'dakilere benzer duruma getirilmesini ve medresenin dışında, onun her türlü etkisinden uzak bir darülfünun (üniversite) kurulmasını öngören bir lâyiha hazırlayarak, tasarıyı bir yıl sonra kurulan Daimi Meclisi Maarife verdi. Ertesi yıl da ayrıca Maarifi Umumiye nezareti kuruldu. 1848'de Maarifi Umumiye nezareti kaldırılarak, Mekâtibi Umumiye nezareti meydana getirildi.

1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı ve rüştiye mekteplerine öğretmen yetiştirmek üzere de Dârülmuallimin açıldı, öte yandan, rüştiye mezunlarının darülfünun derslerini takip edemeyecekleri düşünülerek 1849'da idadi (lise) seviyesinde ilköğrenim kurumu olan Valide mektebi açıldı. Sonradan Dârülmaarif adını alan bu okul ve zamanla açılan benzerleriyle üç yıllık lise sistemi kuruldu. 1851'de Dârülfünun'da okutulacak dersler için eserler hazırlanmak üzere Encümeni Dâniş adlı ilk Osmanlı İlimler akademisi kuruldu. Ancak Darülfünun bütün çabalara rağmen Abdülmecid devrinde açılamadı; buna karşılık 1858'de memur yetiştirmek üzere Mülkiye mektebi kuruldu. Darülfünun ancak serbest dersler şeklinde, 1862'de açılabildi.

1859'da ilkokullardan rüştiyelere imtihanla öğrenci alınması usulü konuldu. İstanbul dışındaki vilâyetlerde otuz bir rüştiye açılmasına ve İstanbul'da kızlar için yedi rüştiye kurulmasına karar verildi.

1868'de Avrupa tarzında bir orta ve lise öğretimi verecek ve Fransızca öğretim yapacak olan Galatasaray sultanisi kuruldu. Bütün bu okullara Türklerden başka gayri Müslim çocukların alınması da ayrı bir özellikti. 1869'da Maarifi Umumiye nizamnamesi yayımlanarak eğitim hizmetleri toplu ve genel bir devlet hizmeti şeklini aldı. Bundan bir yıl önce de ilköğretimi zorunlu kılan bir beyanname yayımlandı; fakir yetimleri okutacak Dârüşşafaka'nın temeli atıldı;

7. Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla düzenli bir milli ordu kurulmuştu. Bu orduya girenler en az on iki yıl askerlik yapardı. Ayrıca askere alınacaklarda yaş sırasına ve kura usulüne bakılmazdı, ülkenin her yanında vücut yapısı askerliğe elverişli fakir ve kimsesiz gençler yakalanarak kışlalara hapsedilirdi.

Bunlar, genellikle terhis olmaz; yaşları ilerledikten sonra emekli edilirlerdi. Bu durum, Tanzimatın ilânından sonra ele alındı; belirli bir yaşa gelenler arasından kura ile gerekli oranda asker alınması ve bunların beş yıl sonunda terhis edilmesi kabul edildi. Bununla ilgili nizamname 1847'de çıkarıldı. Buna karşılık daha önce beş yılını dolduranlardan isteyen terhis edilerek bunların yerine gönüllüler ve eyaletlerdeki redif askerleri alındı. 1843'te bütün kara kuvvetleri 6 ordu halinde teşkilâtlandırıldı.

Bunlar, merkezi İstanbul olan Hassa ordusu, merkezi Üsküdar olan Dersaadet (eski Mansure) ordusu, merkezi Manastır olan Rumeli ordusu, Merkezi Erzincan olan Anadolu ordusu, merkezi Şam olan Arabistan ordusu ve merkezi Bağdat olan Irak ordusuydu. Bu orduların toplam muvazzaf kadrosu 36 piyade alayı, 36 talia taburu, 26 süvari alayı, 7 sahra ve 4 kale topçusu alayı, 2 istihkâm ve l sanayi alayından meydana geliyordu. Redif denilen ihtiyat kadrosu da 800 mevcutlu 120 taburdu. Redif birliklerine her yıl otuz bin kişi katıldığından ilk yedi yıl sonunda bunların mevcudu 200000'i aşmış bulunuyordu;

8. 1845'te alınan bir karar üzerine, Tanzimatın ve mülki ıslahatın uygulanması için her bölgenin ihtiyaç ve özelliklerini yakından tanımak amacıyla her ülkenin işe yarar ve güvenilir kimselerinden ikişer İçişi seçilerek İstanbul'a gönderilmesi ve bunların Meclisi Vâlâ üyeleriyle birlikte toplanarak bölgelerinin durumu ve ihtiyaçları hakkında bilgi vermeleri kararlaştırıldı.

Bütün bunlar, düzenli tutanaklara geçirildikten sonra, her eyalete devlet merkezinden birer geçici heyet gönderilmesiyle ve mahalli istek ve ihtiyaçların onlar tarafından da incelenerek tespit edildikten sonra Babıâli'ye bildirilmesine karar verildi. İlk heyetler önce Konya, Hüdavendigâr (Bursa) ve Bolu, Sivas ve Ankara, Diyarbakır, Erzurum, Vidin ve Niş, Çirmen, Silistre, Üs-küp, Selanik, Tırhala ve Yanya'ya gönderildi.

Bunlar bölgelerini yedi sekiz ay kadar dolaşarak, verilen talimata göre hazırladıkları raporları Babıâli'ye gönderdiler. Raporlar, Meclisi Vâlâ'da görüşüldü; yapılması mümkün olan işler tespit edilerek, birinci derecede ihtiyaç görülen yollar, köprüler ve limanların projelerinin hazırlanması ve faaliyete geçirmesi için mühendislere gerekli emirler verildi; fakat bundan kesin bir sonuç alınamadı. Bu arada yapılmasına başlanan Trabzon-Erzurum ve Bursa-Gemlik yollan da yarım kaldı.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: OTTOMAN on March 04, 2011, 09:09:31 am
Tanzimat Fermanı metni
Tanzimat Fermani'nin tam metni söyledir;


Herkesin bildiği gibi, devletimizde, kuruluşundan beri Kuran’ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tebaasının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yasalara uyulmadığından önceki güç ve refahı, tam tersine, zayıflık ve yoksulluğa dönüştü. Oysa, şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin olanaksızlığı açık seçik ortadadır.

Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep, ülkemizin kalkınması, halkımızın ve yoksullarımızın refahı amacına yönelik oldu. Eğer, devletimize dahil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri göz önünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Tanrının yardımı ile, beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.

Tanrının yardımına ve Peygamberimiz Hazretlerinin ruhaniyetine sığınarak, Devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.

Söz konusu yasaların başında can güvenliği; ırz, namus ve malın korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silah altında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Şöyle ki;

Dünyada can, ırz ve namustan daha değerli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve ülkeye zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve ulusuna yararlı olur.

Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise insanlar devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkenin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık malından ve mülkünden emin olduğu zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve ulus çabası, yurt sevgisi kendisinde her gün artar.

Vergi konusuna gelince: bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür giderlere gereksinim duyar. Bu, para ile olur. Para tebaadan toplanacak vergilerle oluştuğundan bunun en iyi bir biçimde toplanması gerekir.

Önceleri gelir sanılmış olan “yedi vahit” belasından ülkemiz, hamdolsun kurtulmuşsa da, yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı bir sonuç doğurmamış olan iltizam usulü hala sürüyor. Bu, bir ülkenin siyasal işlerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu, adam iyi bir insan da değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe, zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre belirli bir verginin saptanması ve kimseden bundan çok bir şey alınmaması gerekir. Devletimizin karada ve denizdeki askeri giderleri ile öbür giderleri de yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.

Ülkenin korunması için asker vermek halkın başlıca borcudur. Fakat, bir ülkenin varolan nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden, tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzensizliğe; tarım, ticaret ve bayındırlık işlerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığı; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her ülkeden alınacak asker miktarı için uygun bir yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra usulü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin güçlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması olanaksızdır.

Bu nedenle, bundan böyle,suç işleyenlerin durumları şeriat yasaları gereğince açıkça incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldıramayacaktır. Herkes malına, mülküne sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır.

Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçılarının o işle ilgileri bulunamayacağından suçlunun malları elinden alınıp mirasçıları miras haklarında yoksun bırakılmayacaklardır.

Devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır.

Can, ırz ve namus konularında, ülkemizin tüm halkına şeriat yasaları gereğince güvence verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkam-ı Adliye üyeleri gerektikçe arttırılacaktır. Devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini, çekinmeden, açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ilişkin yasalar böyle hazırlanacaktır.

Askerlikle ilgili konular Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şurası’nda görülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için onaylanmak ve imzalanmak üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve ulusu kalkındırmak amacı ile çıkartılacaklarından bunlara tam uyacağımıza and içeriz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada herkes and içecektir.

Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine hatır ve gönüle bakılmadan cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılacaktır.

Memurlara yeterli aylık bağlanmış olup, henüz bağlanmamış olanlarınki de belirlenecektir. Bu yolla da, şeriata aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.

Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi ve yenilenmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yöntemin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul’daki tüm büyük elçilerine resmen bildirilecektir.

Tanrı hepimizi başarılı kılsın; yasalara uymayanlar Tanrının lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin.
Amin.


Title: Re: TÜRK ÜLKÜSÜ
Post by: Analizator on May 11, 2011, 03:22:56 am
Milli tank ALTAY ilk kez görücüye çıktı

Koç grubuna bağlı Otokar tarafından üretilen Türk muharebe tankı ALTAY, gerçek boyutlu maketiyle ilk kez 10. Uluslararası IDEF Fuarı’nda görücüye çıktı

http://ekonomi.milliyet.com.tr/milli-tank-altay-ilk-kez-gorucuye-cikti/ekonomi/ekonomidetay/11.05.2011/1388674/default.htm